İşte hayatını monotonluktan kurtaracak macera sonunda bulmuştu kendisini. Okulla ev arasında geçen yolculuk yatak odasında dallanıp budaklanmıştı. Bunu mutlaka kitaplaştırmalıydı. kime anlatsa inanmazdı zaten. büyük ihtimalle de hasta olmuştu ama bu hastalığı yazacağı kitap belki avantaja dönüştürecek ve bir eser ortaya koyacaktı. Şimdilik bir zararı da yoktu hem.
Titredi ve kendine geldi Kamil. Neler düşünmüştü böyle? Kitap ticari amaçla yazılmamalıydı. Hem bu hastalığın ne denli sorunlar çıkaracağını nasıl kestirebilirdi?
Hiç vakit kaybetmeden bir doktora görünmeli bu hastalığın tedavisine başlamalıydı. ailesine haber verse iyi olurdu ama onları tedirgin etmek istemiyordu. Onlara söylediğinde ölümcül bir hastalığa yakalanmış gibi karşılayacaklarından adı gibi emindi Salih -pardon Kamil-.
Gözü birden çantasının fermuarının arasından ucu görünen eski parşömene takıldı. Yok yok böyle olamayacaktı. Mutlaka doktora görünmeliydi. Zira tehlikeli bir hal alıyordu bu hastalık. Belki gerçek zannettiği bazı arkadaşları bile bir hayal ürününden ibaretti.
Kalkıp karnını doyursa iyi olacaktı yoksa midesinin bir duvarı diğerini sindirmeye başlayacaktı.
Dışarı çıktığında bulutsuz bir gökyüzüyle ruhu ferahlarken serin ve yumuşak esen bir rüzgar sayesinde bedeni de ferahladı. "İşte ideal hava budur.". Mırıldanmak hayal gücünün bir ürünü müydü acaba. Kamil böyle abuk sabuk şeyleri düşüne düşüne kendini hasta etmeyi başarmıştı sonunda.
Nihayet gözünü açıp etrafa baktığında bakkalın gazeteleri düzenlediğini, berberin dükkanının önünü süpürdüğünü, aşıkların farklı pencerelerden bir birilerini seyrettiklerini, şirin komşusu Fahriye Abla'nın balkonda çamaşır serdiğini, mahallenin çocuklarının bir kısmının misket, bir kısmının top oynadığını, diğer bir kısmının da evcilik oynadığını, bir seyyar satıcının omuzunda kovalarıyla süt sattığını, bir başka satıcının zerzevat sattığını görmeyi diledi. Ne yazık ki gördüğü şeyler beton, egzoz dumanı ve yürüyen cesetlerden ibaretti. böyle bir yerde yaşayıp hasta olmamak mümkün değildi.
Doğruca hastanenin yolunu tuttu. Psikiyatri bölümünü hep farklı düşünmüştü. Bir yerin ağrıdığında doktor bakar, dokunur, filmini çeker gerekirse. Fakat psikiyatri bambaşka. hiçbir makinenin görmediği bir rahatsızlık. Beş duyu organının hiçbirinin fark edemediği; kokmayan, hissedilemeyen, görünmeyen, tadı olmayan, duyulmayan bir rahatsızlık.
Şimdiye kadar sadece düşünmek ve ufak tefek çıkarımlarda bulunmakla yetinmişti. Fakat hiç gidip muayene olmamış hatta görmemişti bile. Nihayet nasıl bir yer olacağını görecekti.
Hastaneye gittiğinde neredeyse hiç sıra beklememişti. Bu onu sevindirdiği kadar telaşa düşürmüşü. Nitekim hiçbir hazırlık yapmamıştı neler anlatacağına dair. Her şey doktorun karşısında doğaçlama gerçekleşecekti.
İçeri girdi. İçeride kahverengi tonu hakimdi. İçinden renklerin insanlar üzerinde bıraktıkları etkiler geldi. kırmızı iştah açıyordu, mavi sakinlik veriyordu, yeşil dinlendiriyordu... Fakat kahverengiyle ilgili bir şey yoktu. Hata gök kuşağında bile yok kahverengi. Peki bu rengin burada olmasının psikolojisini nasıl etkilemesi bekleniyordu. Bunları düşündükçe huzursuz oldu. Yoksa amaçları huzursuz etmek miydi? Yoksa kahve renginin insan üzerine bıraktığı etki bu muydu? Huzursuzluk...
Kahve renginin içerisinde siyah takım elbiseli bir adam oturuyordu. Kendisine bu özgüvenin diplomasından mı yoksa bilgisinden mi olduğu belli olmayan bir adamdı.
Sonunda Kamil'in dikkatinin kendisinde olduğunu görünce yüzünde 'ben dostum ve sana yardım etmeye hazırım' ifadesi açıkça belirdi. Kafasını ve elini önündeki koltuğa doğru çevirerek büyük bir ustalıkla hiç konuşmadan 'otur' komutunu vermişti. Belli ki bu işi çok kez yapmıştı ve bu işte oldukça ustalaşmıştı.
Kamil koltuğa oturduğunda doktor kendisine yumuşak bir ses tonuyla; ' kendini olabildiğince rahatlat. evindeki koltuğuna oturuyormuş gibi otur. Hatta seni daha çok rahatlatacaksa uzanabilirsin.' dedi.
Kamil, bunu duyunca modemiyle takas ettiği koltuğu aklına gelmişti ve hafif bir tebessüm etmekten kendini almadı.
Kamil yerleşince doktor; ' şikayetin nedir?' dedi.
Kamil her şeyi olduğu gibi anlattı. Doktorda herhangi bir düşünme ya da şaşırma olmadı. Sanki her hasta aynı problemle geliyormuş, her şey gün gibi açık, teşhis kabak gibi ortadaymış gibi davranıyordu.
Kamil'in anlattıkları bitince doktor bir reçete yazdı. 'bu ilaçları aksatmadan kullan. Psikoloji göründüğü gibi soyut değil, kimyasal olan tarafı da vardır Kamil Bey. Bu ilaçlar düşüncelerinizin kimyasal kısmını düzene koymada bize yardımcı olacak. Hastalığınızın tedavisi oldukça kolay. Yapmanız gereken şeyler ilaçlarınızı düzenli kullanmak ve haftada iki gün beni ziyaret etmek. Bunu yapabilirsin değil mi?'
Onaylamak anlamında başını sallayınca doktoru; ' Peki o zaman haftaya görüşürüz.' diyip ayağa kalktı ve kapıya kadar uğurladı hastasını.
Önce eczaneye uğrayıp ilaçlarını aldı ardından evinin yolunu tuttu. Doğrusu Salih' in şırdan düşkünü bebeğini merak ediyordu.
Evine vardığında penceresi açılmış televizyonu gitmişti. eksik Başka bir şey olup olmadığını kontrol ettiğinde herhangi bir eksik göremedi neyse ki. Doktorun verdiği rahatlamanın üzerine televizyondan da zahmetsizce kurtulduğu çok iyi gelmişti. artık rahat bir uyku çekebilirdi.
Pijamalarını giydi. yatağına uzandı. uykuya daldığını fark etmedi bile...
5 Haziran 2016 Pazar
27 Nisan 2016 Çarşamba
7.bölüm
"Ben senin ustan değilim Salih. Benim adım Geroni. beni ustan tasarladı. tıpkı bu geçidi tasarladığı gibi. Fakat bu durum dış güçler tarafından bilinince ustanı kaçırdılar. Bu geçit çok karmaşık bir yerdir Salih. Bu geçidin ustanın çizdiği harita olmadan kullanılması çok zor. Dış güçlerin haberini aldığını öğrenince ustan bu haritayı içeriye sakladı. Bu haritayı bulup geçidi kullanarak ustanı kaçıranlardan birinin bedenine girmeli ve ustanı kurtarmalısın. Bu geçitten geçince farklı bir insanın bedeninde uyanacaksın ve yıllardır o bedendeymişsin gibi hissedeceksin. burada yaşadıklarını da bir rüya olduğunu düşüneceksin. Haritamiz olmadığı için bedenine gireceğin insanlar rastgele olacak. Buna hazır mısın Salih?"
Salih, hazır olduğunu belirtmek için kafasını salladı. Konuşamıyordu. duydukları karşısında şok olmuş gibiydi. Ayrıca kimdi bu dış güçler? Ne kadar güçlülerdi? Salih'e ya da ustasına ne yapabilirlerdi?
Silkindi ve kendine geldi. Geroni'ye dönerek:"Ustamın bunu icad etmesindeki amacı neydi? Dış güçler kim? Bu icad dış güçlerin ne işine yarayacak? bunları bilmek istiyorum Geroni." dedi.
"Ustan bunu icad etmedi. Bu geçit zaten icad edilmiş bir şeydi. Ustan sadece ufak bir yanlışı düzeltip tasarım ve kullanım hakkına sahip oldu. Bunu icad edenlerin amacı bana bildirilmedi. ustanın amacı kötü niyetli devlet adamlarının hayatlarına girip siyaseti ortadan kaldırmaktı fakat dış güçler buna engel olmak için ustanı kaçırdılar. harita elerinde olmayınca da ne ustanı öldürebiliyorlar ne de bu geçidi kullanabiliyorlar. Dış güçlerin kim olduğuna gelince. Bunu hiçkimse bilmiyor Salih. Biliyorum bilmemek sana acı veriyor ama merak etme bilmemeye sen de zamanla alışacaksın. Tıpkı herkese alıştırdıkları gibi."
"Tamam. Hadi başlayalım da biran önce haritayı bulup ustamı kurtaralım o zaman."
"Şuradaki yatağa uzan. Yatak sana uyuyana kadar masaj yapacak. Tek yapman gereken mutlu son beklememen. Uykuya daldığında ise bir labirentte uyanacaksın. Labirentin her duvarı bir insana çıkar ve birbirinden farklıdır. Bu duvarları tanıyarak en son nereye gittiğini hatırlayacaksın. Duvarlara tırmanınca da o duvarın sahibinde uyanacaksın. Başarılar Salih."
Yatağa uzandı. Yerleşir yerleşmez masaj başladı. O kadar rahattı ki Dünya üzerinde bundan daha rahat bir yatağın olduğuna inanmak zordu. Çok geçmeden uykuya daldı ve Geroni'nin bahsettiği labirentte uyandı. Duvarın üzerindeki desenlerin yanısıra bazı tarihler ve yazılar da vardı. Ustası gittiği kişilerin duvarlarına ne zaman gittiğini ve kimlerin olduğunu yazmıştı. Bu salih için büyük kolaylıktı elbette.
Bir duvarda yazanlar Salihin dikkatini çekmişti. Bu bir bebeğin duvarıydı. Ustası ise "bu duvar bir bebeğe ait olmasına rağmen çok şey kattı bana. seni hiç unutmayacağım şırdan dükünü bebek." yazmıştı anekdot olarak.
Şırdan düşkünü bebek mi? Ne kadar saçma bir şeydi bu böyle. Bu duvara tırmanmamak elde değildi doğrusu. Hem haritanın burada olma ihtimali de yok değildi. biraz zorlanmakla birlikte üç-dört çırpıda çıkmıştı duvara ve şırdan düşkünü bebeğin vücuduna doğru bir seyahat başladı.
Salih, hazır olduğunu belirtmek için kafasını salladı. Konuşamıyordu. duydukları karşısında şok olmuş gibiydi. Ayrıca kimdi bu dış güçler? Ne kadar güçlülerdi? Salih'e ya da ustasına ne yapabilirlerdi?
Silkindi ve kendine geldi. Geroni'ye dönerek:"Ustamın bunu icad etmesindeki amacı neydi? Dış güçler kim? Bu icad dış güçlerin ne işine yarayacak? bunları bilmek istiyorum Geroni." dedi.
"Ustan bunu icad etmedi. Bu geçit zaten icad edilmiş bir şeydi. Ustan sadece ufak bir yanlışı düzeltip tasarım ve kullanım hakkına sahip oldu. Bunu icad edenlerin amacı bana bildirilmedi. ustanın amacı kötü niyetli devlet adamlarının hayatlarına girip siyaseti ortadan kaldırmaktı fakat dış güçler buna engel olmak için ustanı kaçırdılar. harita elerinde olmayınca da ne ustanı öldürebiliyorlar ne de bu geçidi kullanabiliyorlar. Dış güçlerin kim olduğuna gelince. Bunu hiçkimse bilmiyor Salih. Biliyorum bilmemek sana acı veriyor ama merak etme bilmemeye sen de zamanla alışacaksın. Tıpkı herkese alıştırdıkları gibi."
"Tamam. Hadi başlayalım da biran önce haritayı bulup ustamı kurtaralım o zaman."
"Şuradaki yatağa uzan. Yatak sana uyuyana kadar masaj yapacak. Tek yapman gereken mutlu son beklememen. Uykuya daldığında ise bir labirentte uyanacaksın. Labirentin her duvarı bir insana çıkar ve birbirinden farklıdır. Bu duvarları tanıyarak en son nereye gittiğini hatırlayacaksın. Duvarlara tırmanınca da o duvarın sahibinde uyanacaksın. Başarılar Salih."
Yatağa uzandı. Yerleşir yerleşmez masaj başladı. O kadar rahattı ki Dünya üzerinde bundan daha rahat bir yatağın olduğuna inanmak zordu. Çok geçmeden uykuya daldı ve Geroni'nin bahsettiği labirentte uyandı. Duvarın üzerindeki desenlerin yanısıra bazı tarihler ve yazılar da vardı. Ustası gittiği kişilerin duvarlarına ne zaman gittiğini ve kimlerin olduğunu yazmıştı. Bu salih için büyük kolaylıktı elbette.
Bir duvarda yazanlar Salihin dikkatini çekmişti. Bu bir bebeğin duvarıydı. Ustası ise "bu duvar bir bebeğe ait olmasına rağmen çok şey kattı bana. seni hiç unutmayacağım şırdan dükünü bebek." yazmıştı anekdot olarak.
Şırdan düşkünü bebek mi? Ne kadar saçma bir şeydi bu böyle. Bu duvara tırmanmamak elde değildi doğrusu. Hem haritanın burada olma ihtimali de yok değildi. biraz zorlanmakla birlikte üç-dört çırpıda çıkmıştı duvara ve şırdan düşkünü bebeğin vücuduna doğru bir seyahat başladı.
27 Şubat 2016 Cumartesi
6. bölüm
Yine her zamanki gibi erken kalktı. Çayı ocağa koydu. Sessizce ekmeğe çıktı. Aklı ustasındaydı ve tabii ki duvarda. Ekmeği alıp geldiğinde babasını kalkıp hazırlanmış gördü. Sofra sanki bir yere gidilecekmiş gibi erkenden kurulmuş bir tek Salih eksikti. Hastaneye gidileceğini fark etmek Salih’in çok zamanını almadı. Kimse konuşmuyordu. Herkes Salih’in babası Raşit Beyin kadim dostunun hastalığına yasta gibiydi. Kahvaltı biter bitmez Raşit Bey ceketini giydi. Salih de onun tam arkasında çıkmak için hazırlanıyordu.
‘Sen dükkâna git. Göz kulak ol. Ustanın yokluğunu aratma. Ben hastaneye gidip ustanı alıp dükkâna geleceğim. Haydi, selametle.‘ deyince Salih’e de tamam demekten başka bir şey kalmadı.
Salih dükkâna vardığında her şey gayet normal görünüyordu. Dükkânı açtı. İçeri girdi. Değişen bir şey yoktu. ustasının masasına oturup neler olabileceğini konuunda fikir yürütmeye çalışıyordu. belki bir sığınaktı. içeride erzaklar olan bir kiler, mezbahane hatta bir hayalhane bile olabilirdi. yoksa içinde hiçbir şey olmayan bir çilehane miydi?
Bunları düşünürken telefonun sesiyle irkildi. "alo Salih." babasının sesi oylesine titrek ve tedirgindi ki onu hayatında sadece annesi ve babasını bir trafik kazasında kaybettiğinde böyle duymuştu. "efendim baba.". " ustan yok."."efendim? nasıl yok?"." basbayağı yok işte. alıp götürmüşler. kim olduklarını bilmiyorlar. telefonunu arıyorum bakmıyor.". "kim? neden kaçırır ki ustamı?". "ben polise gidiyorum. sen de dükkandan ayrılma. umarım dükkana gelirler."."tamam baba haber bekliyorum." der demez telefon kapandı. salih bayılıyordu telefonu böyle söyleyeceği bitince pat diye kapatanlara. malesef babası da onlardan biriydi.
telefon, kapatılmayı beklermişcesine tekrar çaldı. bu sefer arayan korkmuş sesiyle ustasıydı. salih bu sesi duyunca ayağa fırladı. "beni iyi dinle salih. dükkanda bir duvar var. anahtarı masanın altında. haritayı içeride bir yerde düşürmüşüm. o haritayı bul oğlum. kurtuluşum buna ba..." usatasının elinden telefonu alan birisi aşırı kızmış bir şekilde bağırıyordu. "kimi arıyorsun ihtiyar bunak. geç şöyle köşene. alo! alo!" salih ses vermeyince karşıdaki de en sonunda kapattı.
Salih, sonunda aradığı müsadeyi istemeden almıştı. daha güzel şartlar altında almış olmayı diledi ancak elden bir şey gelmiyordu.
kalkıp dükkanın kepenklerini kapatıp duvara girse babası endişelenecekti. not bıraksa başkası görebilecekti. en iyisi hiç kimseye söylememekti. gizlice yürütmeliydi bu işi. gece gelmeye karar verdi. nasıl olsa dükkanın anahtarı ondaydı. o zaman şimdi uyuyup uykusunu almalıydı. Süleyman abisine gidip kestireceğini, kendisinin dükkanla ilgienip ilgilenemeyeceğini sordu. hatırı vardı Salih'in. reddetmek mümkün müydü ki. içeri girdi sonra. masanın üzerine yumuşak bulduğu bir şeyler serip koydu başını. uykuya dalması da çok sürmedi zaten.
*
Salih gittikçe ilgi çekici bir hal alıyordu doğrusu. artık bunu bir hastalık olarak görmemeye başlamıştı. hatta salihi gördüğü için mutlu hissettiğini bile söyleyebilirdi.
salihe ulaşmanın yolunu bulabilir miydi acaba? bunu bir psikiyatriste sorsa muhtemelen aynı fikirde olmayacak üstüne üstlük bir hastaneye bile kapatabilecekti. kalktı yatağından. karnı zil çalıyordu. sanki yıllardır bir şey yememiş gibiydi. mutfağa gittiğinde ekmeğin olmadığını fark etti. neyseki dolapta pasta vardı. karnını bir güzel pastayla doyurdu. öylece durup evini seyretmeye başladı. yalnız yaşadığı bu bir odalı evin köşesinde yatağı vardı. yatağın başucunda duvarı boydan boya kaplayan bir penceresi, yatağın yanında da ikili koltuğu vardı. rutinlerinden bir tanesi bu koltuğa oturup karşısındaki televizyonu seyretmek olmuştu salihle tanıştıktan sonra.
odasını seyretmek kamil'i deşarj etmişti. gerçi deşarj olmanın farklı anlamları vardı. genelde ikili ilişkilerde fazla samimiyet sonucu olan bir şeydi deşarj olmak ama yine de bulunduğu ruh halini karşılamıyor değildi. koltuğa oturdu. koltuk da koltuktu hani. ne zaman otursa sıcak, ne zaman otursa kamil'i rahat ettirmeye ant içmiş gibiydi. ne iyi etmişti de modemiyle takas etmişti bu koltuğu.
nihayet televizyonu açtı. haber saati bitmiş abuk subuk programlar yayınlanmaya başlamıştı. devletin başında uzun zamandır iktidarda olan parti neredeyse bütün kanalları satın almış hunharca at koşturuyordu. neredeyse her kanalda muhalefet yaftalanıyor fakat muhalefeti temsilen hiçbir programa kimse çağırılmıyordu. iktidar olan partiyi sevmesine ve onları desteklemesine rağmen bu absürdlüğü kimsenin düşünmemesi moralini ziyadesiyle bozdu ve televizyonu hışımla kapattı. yetmişti artık. bu televizyondan kurtulmalıydı ama satmakla falan uğraşmak istemiyordu. hatta alıp çöpe atmaya dahi tahammülü kalmamıştı. bilgisayarın başına oturup bir ilan hazırladı: "3. kat 6 numaralı dairede LCD 55 ekran HD televizyon vardır. lütfen televizyonumu alıp götürünüz." geriye bu ilanı basıp camına ve apartmanın girişine asmak kalmıştı. gerekeni yapıp camına ve apartmanın girişine astı. cama asarken buradan kimin göreceği sorusu aklına gelmişti fakat Kamil, ülkesinin hırsızlarına güveniyordu. üst katlardan birine tırmanırken yolda ilanı gören olurdu mutlaka.
gönül rahatlığıyla işine gücüne bakabilirdi artık. fakat ilgisayarını saklamakta yarar vardı. televzyon için gelenlerin onu da götürmesini istemezdi. bilgisayarını saklayıp okuluna gitmek üzere dışarı çıktı.
*
uyandığında akşam olmak üzereydi.etraftan anladığı kadarıyla dükkana fazla giren çıkan da olmamıştı. kalkıp hava almaya çıktı. biraz kendine gelince dükkanı kapattı ve evinin yolunu tuttu. akşam yemeği, çay falan derken Salih için bu akşam biraz uzamıştı. nihayet yataklar serildi. uykuya geçildi.
sesler kesilince kalktı. üzerini giyip dükkanın yolunu tuttu. ortalıkta kimsecikler yoktu. kepenkli bir dükkan olmaması büyük şanstı. kim bilir belki ustası da ara sıra kimseye çaktırmadan gelme gereği duyuyordu.
dükkana vardığında kapıyı açık buldu. çilingirle açmış olmalılardı. çünkü kırılma yoktu kilitte. içerisi darmadağınıktı. birisinin ya da birilerinin gelip bir şeyler aradıkları belliydi. masa ise yere öyle ustalıkla sabitlenmişti ki görenler masayla yer bir sanırdı. bu sayede masayı hareket ettiremeyenler çekmeceyi dağıtmakla yetinmiş düğmeyi ise görmemişlerdi.
kapıyı kapatıp içeri girdi. kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. sonunda duvarın arkasına geçecekti. masaya eğilip düğmeyi çevirdi. yüzlerce kiloluk duvar bir gelin zarafetiyle açıldı. içerinin neresinden geldiği belli olmayan bir ışık hüzmesi bekliyordu ancak beklediği olmadı. daha çok karanlık bir oda gibiydi. içeriye girdiğinde dışarıdan görünen karanlık oda kendini aydınlığa bırakmıştı.
içeride bir masa, masanın arkasında kitaplığa dizilmiş kitaplar ve masada da ustası oturuyordu.
"usta!" dedi. sesindeki şaşkınlığı ben bile anlatamıyorum şu an. ama benim çözemediğim konu ise bu şaşkın sesin içine heyecanı nasıl gizlediğiydi.
‘Sen dükkâna git. Göz kulak ol. Ustanın yokluğunu aratma. Ben hastaneye gidip ustanı alıp dükkâna geleceğim. Haydi, selametle.‘ deyince Salih’e de tamam demekten başka bir şey kalmadı.
Salih dükkâna vardığında her şey gayet normal görünüyordu. Dükkânı açtı. İçeri girdi. Değişen bir şey yoktu. ustasının masasına oturup neler olabileceğini konuunda fikir yürütmeye çalışıyordu. belki bir sığınaktı. içeride erzaklar olan bir kiler, mezbahane hatta bir hayalhane bile olabilirdi. yoksa içinde hiçbir şey olmayan bir çilehane miydi?
Bunları düşünürken telefonun sesiyle irkildi. "alo Salih." babasının sesi oylesine titrek ve tedirgindi ki onu hayatında sadece annesi ve babasını bir trafik kazasında kaybettiğinde böyle duymuştu. "efendim baba.". " ustan yok."."efendim? nasıl yok?"." basbayağı yok işte. alıp götürmüşler. kim olduklarını bilmiyorlar. telefonunu arıyorum bakmıyor.". "kim? neden kaçırır ki ustamı?". "ben polise gidiyorum. sen de dükkandan ayrılma. umarım dükkana gelirler."."tamam baba haber bekliyorum." der demez telefon kapandı. salih bayılıyordu telefonu böyle söyleyeceği bitince pat diye kapatanlara. malesef babası da onlardan biriydi.
telefon, kapatılmayı beklermişcesine tekrar çaldı. bu sefer arayan korkmuş sesiyle ustasıydı. salih bu sesi duyunca ayağa fırladı. "beni iyi dinle salih. dükkanda bir duvar var. anahtarı masanın altında. haritayı içeride bir yerde düşürmüşüm. o haritayı bul oğlum. kurtuluşum buna ba..." usatasının elinden telefonu alan birisi aşırı kızmış bir şekilde bağırıyordu. "kimi arıyorsun ihtiyar bunak. geç şöyle köşene. alo! alo!" salih ses vermeyince karşıdaki de en sonunda kapattı.
Salih, sonunda aradığı müsadeyi istemeden almıştı. daha güzel şartlar altında almış olmayı diledi ancak elden bir şey gelmiyordu.
kalkıp dükkanın kepenklerini kapatıp duvara girse babası endişelenecekti. not bıraksa başkası görebilecekti. en iyisi hiç kimseye söylememekti. gizlice yürütmeliydi bu işi. gece gelmeye karar verdi. nasıl olsa dükkanın anahtarı ondaydı. o zaman şimdi uyuyup uykusunu almalıydı. Süleyman abisine gidip kestireceğini, kendisinin dükkanla ilgienip ilgilenemeyeceğini sordu. hatırı vardı Salih'in. reddetmek mümkün müydü ki. içeri girdi sonra. masanın üzerine yumuşak bulduğu bir şeyler serip koydu başını. uykuya dalması da çok sürmedi zaten.
*
Salih gittikçe ilgi çekici bir hal alıyordu doğrusu. artık bunu bir hastalık olarak görmemeye başlamıştı. hatta salihi gördüğü için mutlu hissettiğini bile söyleyebilirdi.
salihe ulaşmanın yolunu bulabilir miydi acaba? bunu bir psikiyatriste sorsa muhtemelen aynı fikirde olmayacak üstüne üstlük bir hastaneye bile kapatabilecekti. kalktı yatağından. karnı zil çalıyordu. sanki yıllardır bir şey yememiş gibiydi. mutfağa gittiğinde ekmeğin olmadığını fark etti. neyseki dolapta pasta vardı. karnını bir güzel pastayla doyurdu. öylece durup evini seyretmeye başladı. yalnız yaşadığı bu bir odalı evin köşesinde yatağı vardı. yatağın başucunda duvarı boydan boya kaplayan bir penceresi, yatağın yanında da ikili koltuğu vardı. rutinlerinden bir tanesi bu koltuğa oturup karşısındaki televizyonu seyretmek olmuştu salihle tanıştıktan sonra.
odasını seyretmek kamil'i deşarj etmişti. gerçi deşarj olmanın farklı anlamları vardı. genelde ikili ilişkilerde fazla samimiyet sonucu olan bir şeydi deşarj olmak ama yine de bulunduğu ruh halini karşılamıyor değildi. koltuğa oturdu. koltuk da koltuktu hani. ne zaman otursa sıcak, ne zaman otursa kamil'i rahat ettirmeye ant içmiş gibiydi. ne iyi etmişti de modemiyle takas etmişti bu koltuğu.
nihayet televizyonu açtı. haber saati bitmiş abuk subuk programlar yayınlanmaya başlamıştı. devletin başında uzun zamandır iktidarda olan parti neredeyse bütün kanalları satın almış hunharca at koşturuyordu. neredeyse her kanalda muhalefet yaftalanıyor fakat muhalefeti temsilen hiçbir programa kimse çağırılmıyordu. iktidar olan partiyi sevmesine ve onları desteklemesine rağmen bu absürdlüğü kimsenin düşünmemesi moralini ziyadesiyle bozdu ve televizyonu hışımla kapattı. yetmişti artık. bu televizyondan kurtulmalıydı ama satmakla falan uğraşmak istemiyordu. hatta alıp çöpe atmaya dahi tahammülü kalmamıştı. bilgisayarın başına oturup bir ilan hazırladı: "3. kat 6 numaralı dairede LCD 55 ekran HD televizyon vardır. lütfen televizyonumu alıp götürünüz." geriye bu ilanı basıp camına ve apartmanın girişine asmak kalmıştı. gerekeni yapıp camına ve apartmanın girişine astı. cama asarken buradan kimin göreceği sorusu aklına gelmişti fakat Kamil, ülkesinin hırsızlarına güveniyordu. üst katlardan birine tırmanırken yolda ilanı gören olurdu mutlaka.
gönül rahatlığıyla işine gücüne bakabilirdi artık. fakat ilgisayarını saklamakta yarar vardı. televzyon için gelenlerin onu da götürmesini istemezdi. bilgisayarını saklayıp okuluna gitmek üzere dışarı çıktı.
*
uyandığında akşam olmak üzereydi.etraftan anladığı kadarıyla dükkana fazla giren çıkan da olmamıştı. kalkıp hava almaya çıktı. biraz kendine gelince dükkanı kapattı ve evinin yolunu tuttu. akşam yemeği, çay falan derken Salih için bu akşam biraz uzamıştı. nihayet yataklar serildi. uykuya geçildi.
sesler kesilince kalktı. üzerini giyip dükkanın yolunu tuttu. ortalıkta kimsecikler yoktu. kepenkli bir dükkan olmaması büyük şanstı. kim bilir belki ustası da ara sıra kimseye çaktırmadan gelme gereği duyuyordu.
dükkana vardığında kapıyı açık buldu. çilingirle açmış olmalılardı. çünkü kırılma yoktu kilitte. içerisi darmadağınıktı. birisinin ya da birilerinin gelip bir şeyler aradıkları belliydi. masa ise yere öyle ustalıkla sabitlenmişti ki görenler masayla yer bir sanırdı. bu sayede masayı hareket ettiremeyenler çekmeceyi dağıtmakla yetinmiş düğmeyi ise görmemişlerdi.
kapıyı kapatıp içeri girdi. kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. sonunda duvarın arkasına geçecekti. masaya eğilip düğmeyi çevirdi. yüzlerce kiloluk duvar bir gelin zarafetiyle açıldı. içerinin neresinden geldiği belli olmayan bir ışık hüzmesi bekliyordu ancak beklediği olmadı. daha çok karanlık bir oda gibiydi. içeriye girdiğinde dışarıdan görünen karanlık oda kendini aydınlığa bırakmıştı.
içeride bir masa, masanın arkasında kitaplığa dizilmiş kitaplar ve masada da ustası oturuyordu.
"usta!" dedi. sesindeki şaşkınlığı ben bile anlatamıyorum şu an. ama benim çözemediğim konu ise bu şaşkın sesin içine heyecanı nasıl gizlediğiydi.
22 Şubat 2016 Pazartesi
5. bölüm
Gözünü açtığında başı çatlayacak gibiydi Kamil’in. Uzun zamandır böyle rahatsız uyumamıştı. Gördüğü rüya da cabasıydı. Ya bunu kontrol etmeyi öğrenmeli ya da bundan kurtulmalıydı. Kimdi bu Salih? Bu isimde hiç kimseyi tanımamıştı şimdiye kadar.
Başı dayanılmazdı. Bir ağrı kesici içmek için bir şeyler yemeliydi. Dolaba ekmeksiz yiyebileceği bir şeyler bulmak umuduyla baktı. Neyse ki geçen günkü alışverişten beri çok bir şey yememişti evden.
Bir şeyler atıştırdıktan sonra ecza dolabına yöneldi. Ecza dolabından ilacı alırken başı döndü ve yere düştü. Yere düşerken ilk yardım kutusunu da düşürdü. Yere düşünce açılan kutudan eski bir parşömen kâğıdı çıktı. Ayağa kalktı. Parşömen kâğıdını alıp merakla açarken bir yandan da bunu buraya kimin koyduğunu düşünüyordu.
Kâğıdın üzerinde bir yerin planı ve hangi dile ait olduğunu bilmediği bir alfabeyle yazılmış birtakım yazılar vardı. Başının ağrısını unutmuş ve hazırlanmaya başlamıştı. Parşömeni çantasına koydu. Niyeti birkaç sokak ötede sahaflığı ayakta tutmaya çalışan bilge görünüşlü kitapçının yanına gidip bunu göstermekti.
Çıkarken saatine baktı. Kitapçının acelesinin olmadığını, hem dersime girerim hem yabancı diller meslek yüksekokulundaki öğretim görevlilerine gösterebileceğini düşünüp okula gitti. Giderken karşılaşmayı beklediği kızla bir türlü karşılaşmadı. Küçük bir hayal kırıklığı içinde derse girdi.
Dersten çıkarken hiç kimseyle samimi olmamasına rağmen Mustafa ve Metin kantine bir şeyler içmeye davet ettiler. Bu çok sık olan bir şey değildi. Biraz da birilerinin onu bir şeyler yapmaya davet etmesi hoşuna gitti açıkçası.
Kantine gidip oturdular. Muhabbet döndü dolaştı. Tarihi eser kaçakçılığına geldi. Metin’in başından geçen olay Kamil’i yapacağı şey için bir kez daha düşünmeye itmişti. Metin’in dedesinden babasına tarla miras kalmıştı. Tarlada eski uygarlıklara ait kalıntılara rastlamışlardı. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaşan Metin’in babası eşine dostuna durumu anlatmıştı. Kimin nereden haberi olduysa ertesi hafta Metin’in evine elleri silahlı adamlar gelmiş babasını zorla tarlaya götürmüşlerdi. Sonra tarihi kalıntıların hepsini toplayıp götürmüşlerdi. Onlar gittikten sonra jandarmaya ancak haber verebilmişlerdi. Jandarma babamın ifadesini alınca bir güzel fırçalamıştı babasını. Kalıntıları bulur bulmaz onlara haber vermeleri gerekiyormuş. Gelen adamlar gerçekten güçlü adamlarmış. Gücünü de önce içki ve kumardan, sonra tarihi eser kaçakçılığından elde etmeye devam edip şimdi de uyuşturucuya yönelen bir örgütmüş. Bu bilgileri de Metin’in babası jandarmalardan öğrenirken Metin duymuştu.
Muhabbetin biteceği yoktu. Kamil müsaade isteyip yanlarından ayrıldı. Parşömen olduğundan daha ağır bir yük olmuştu onun için. Büyük bir sorumluluk hissediyordu. Biraz daha beklemeye karar verdi. Kimseye parşömenden bahsetmeyecekti. Bakalım zaman ona ne gösterecekti?
Son zamanlarda yaşadıkları Kamil’e daha önce yapmadığı şeyler yaptırmıştı. Eve geldi. Üzerine rahat bir şeyler giyip televizyonun karşısına geçti. Kanallarda amaçsızca dolaşırken görüntü kalitesi, dublajı, olay akışı iyi diyebileceği bir kanalda durdu. Yayında kayıp şehir isimli bir film vardı. Devrin ünlü mucitlerinden birisi bir hapishaneyi boynuna astığı bir anahtara hapsetmeyi başarmıştı. Herhangi bir kapının anahtar deliğine sokup çevirdiğiniz zaman kendinizi bir hapishanenin koridorunda buluyordunuz. Çıkmak içinse tekrar aynı kapıdan çıkıp normal hayata dönüyordunuz. Kamil’in ilgisini çeken bu film bir romandan esinlenme olmalıydı. Zaten akıcı olan film mucidin anahtarı hapishanenin koridorunda unutmasıyla akıl almaz bir maceraya dönüşmüştü. Fakat Kamil birden filmden koptu. Aklına parşömeni geldi. Bu parşömeni de bir dünyanın planı olduğunu düşündü. Oralardan gelen bir yolcu planını burada unutup gitmiş olabilirdi. Yoksa! Salih…
Uyuyabilmek umuduyla yatağına yattı. Bir o yana döndü bir bu yana. En sonunda pes etti. Kalkıp televizyonu açtı. Haberler Kayseri’ye gelen canavardan bahsediyordu. Haberin sonunu dinlemeden kanalların arasında hızlıca dolaşmaya başladı. İlgisini çeken hiçbir şey yoktu. Televizyon da derdine derman olmamıştı.
Kapatıp kumandayı koltuğun üzerine fırlatıvermişti. Niye aldıysa bu televizyonu sanki. Hayıflandı kendi kendine. Bilgisayarına geçti sonra. Bu sıralar video sitelerinden birinde açılan bir kanala sarmıştı. İlginç konulara herkesten çok daha inandırıcı bir şekilde yaklaşıyordu.
Neyse ki bu ona göreydi. Uykusu gelene kadar izledi ve nihayet Salih’e kavuşacaktı. Kalkıp yatağına yattı ve kendini uykunun kollarına teslim etti.
Başı dayanılmazdı. Bir ağrı kesici içmek için bir şeyler yemeliydi. Dolaba ekmeksiz yiyebileceği bir şeyler bulmak umuduyla baktı. Neyse ki geçen günkü alışverişten beri çok bir şey yememişti evden.
Bir şeyler atıştırdıktan sonra ecza dolabına yöneldi. Ecza dolabından ilacı alırken başı döndü ve yere düştü. Yere düşerken ilk yardım kutusunu da düşürdü. Yere düşünce açılan kutudan eski bir parşömen kâğıdı çıktı. Ayağa kalktı. Parşömen kâğıdını alıp merakla açarken bir yandan da bunu buraya kimin koyduğunu düşünüyordu.
Kâğıdın üzerinde bir yerin planı ve hangi dile ait olduğunu bilmediği bir alfabeyle yazılmış birtakım yazılar vardı. Başının ağrısını unutmuş ve hazırlanmaya başlamıştı. Parşömeni çantasına koydu. Niyeti birkaç sokak ötede sahaflığı ayakta tutmaya çalışan bilge görünüşlü kitapçının yanına gidip bunu göstermekti.
Çıkarken saatine baktı. Kitapçının acelesinin olmadığını, hem dersime girerim hem yabancı diller meslek yüksekokulundaki öğretim görevlilerine gösterebileceğini düşünüp okula gitti. Giderken karşılaşmayı beklediği kızla bir türlü karşılaşmadı. Küçük bir hayal kırıklığı içinde derse girdi.
Dersten çıkarken hiç kimseyle samimi olmamasına rağmen Mustafa ve Metin kantine bir şeyler içmeye davet ettiler. Bu çok sık olan bir şey değildi. Biraz da birilerinin onu bir şeyler yapmaya davet etmesi hoşuna gitti açıkçası.
Kantine gidip oturdular. Muhabbet döndü dolaştı. Tarihi eser kaçakçılığına geldi. Metin’in başından geçen olay Kamil’i yapacağı şey için bir kez daha düşünmeye itmişti. Metin’in dedesinden babasına tarla miras kalmıştı. Tarlada eski uygarlıklara ait kalıntılara rastlamışlardı. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaşan Metin’in babası eşine dostuna durumu anlatmıştı. Kimin nereden haberi olduysa ertesi hafta Metin’in evine elleri silahlı adamlar gelmiş babasını zorla tarlaya götürmüşlerdi. Sonra tarihi kalıntıların hepsini toplayıp götürmüşlerdi. Onlar gittikten sonra jandarmaya ancak haber verebilmişlerdi. Jandarma babamın ifadesini alınca bir güzel fırçalamıştı babasını. Kalıntıları bulur bulmaz onlara haber vermeleri gerekiyormuş. Gelen adamlar gerçekten güçlü adamlarmış. Gücünü de önce içki ve kumardan, sonra tarihi eser kaçakçılığından elde etmeye devam edip şimdi de uyuşturucuya yönelen bir örgütmüş. Bu bilgileri de Metin’in babası jandarmalardan öğrenirken Metin duymuştu.
Muhabbetin biteceği yoktu. Kamil müsaade isteyip yanlarından ayrıldı. Parşömen olduğundan daha ağır bir yük olmuştu onun için. Büyük bir sorumluluk hissediyordu. Biraz daha beklemeye karar verdi. Kimseye parşömenden bahsetmeyecekti. Bakalım zaman ona ne gösterecekti?
Son zamanlarda yaşadıkları Kamil’e daha önce yapmadığı şeyler yaptırmıştı. Eve geldi. Üzerine rahat bir şeyler giyip televizyonun karşısına geçti. Kanallarda amaçsızca dolaşırken görüntü kalitesi, dublajı, olay akışı iyi diyebileceği bir kanalda durdu. Yayında kayıp şehir isimli bir film vardı. Devrin ünlü mucitlerinden birisi bir hapishaneyi boynuna astığı bir anahtara hapsetmeyi başarmıştı. Herhangi bir kapının anahtar deliğine sokup çevirdiğiniz zaman kendinizi bir hapishanenin koridorunda buluyordunuz. Çıkmak içinse tekrar aynı kapıdan çıkıp normal hayata dönüyordunuz. Kamil’in ilgisini çeken bu film bir romandan esinlenme olmalıydı. Zaten akıcı olan film mucidin anahtarı hapishanenin koridorunda unutmasıyla akıl almaz bir maceraya dönüşmüştü. Fakat Kamil birden filmden koptu. Aklına parşömeni geldi. Bu parşömeni de bir dünyanın planı olduğunu düşündü. Oralardan gelen bir yolcu planını burada unutup gitmiş olabilirdi. Yoksa! Salih…
Uyuyabilmek umuduyla yatağına yattı. Bir o yana döndü bir bu yana. En sonunda pes etti. Kalkıp televizyonu açtı. Haberler Kayseri’ye gelen canavardan bahsediyordu. Haberin sonunu dinlemeden kanalların arasında hızlıca dolaşmaya başladı. İlgisini çeken hiçbir şey yoktu. Televizyon da derdine derman olmamıştı.
Kapatıp kumandayı koltuğun üzerine fırlatıvermişti. Niye aldıysa bu televizyonu sanki. Hayıflandı kendi kendine. Bilgisayarına geçti sonra. Bu sıralar video sitelerinden birinde açılan bir kanala sarmıştı. İlginç konulara herkesten çok daha inandırıcı bir şekilde yaklaşıyordu.
Neyse ki bu ona göreydi. Uykusu gelene kadar izledi ve nihayet Salih’e kavuşacaktı. Kalkıp yatağına yattı ve kendini uykunun kollarına teslim etti.
23 Aralık 2015 Çarşamba
4. bölüm
Silkinip kendine geldi ve arabaya bindi. İçeride kavun kokusu hakimdi. Ne alakası vardı arabayla
kavunun? Neden araba kavun koksundu ki? Fakat Kamil'in umurunda bile değildi bu
koku. Bu denli etkilendiği birinin arabasına binmek kendisini çok şanslı hissettiriyordu.
Yol boyunca anlattı durdu. Kamil onu dinlemekle yetiniyor, o ise sesiyle
Kamil'i mest ediyordu adeta. Yol bittiğinde ise iki kelime çıkabildi Kamil'in
ağzından: 'Teşekkür ederim.'. O da yoluna devam ederken gülümseyip kendi
kendine: 'şapşik!' dedi. Gözden kayboluncaya kadar baktı arkasından. ismini yine soramamıştı.
Konuşmayı bile beceremiyordu ki onun yanında. İsmini nasıl soracaktı? Yolu
seyretmeyi bırakıp dersine gitti.
Okuldan sonra
herhangi bir planı olmaması onu rahatlattı. Eve gidip biraz uzanmak istiyordu.
O kadar sabırsızlanıyordu ki yol gözünde büyüdü. Bir an önce evine varabilmek
için otobüse bindi.
Yatağına kavuştuğu
için çok mutlu hissediyordu. Amacı uyumak değildi ancak çok sürmeden
uyuyakaldı.
Uyandığında varlıklı
olmayan bir ailenin 19 yaşındaki tek çocuğuydu. Gecekonduda yaşıyorlardı.
Durumlarının farkındaydı ama yoksulluğu çok önemsemeyecek kanaati aşılamıştı
ailesi ona. Ömründe ilk defa bu kadar net bir rüya görmüştü. Okuduğu okulu,
oturduğu evi, hoşlandığı kızı en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Fazla
önemsemedi. Rüyaydı işte. Henüz sabah olmamıştı. Güneşin doğmasına da daha çok
vardı. Zaten uykusunu alamamış tekrar uyuması zor olmamıştı.
Kamil yatağından
fırladı. Ömründe ilk defa böyle bir şey yaşamıştı. Bu nasıl bir rüyaydı böyle.
Rüyada uyandığı hayat, düşünceleri, pencereden güneşin durumuna bakması, tekrar
uyuması, aman allahım yoksa Kamil gerçekten başka birinin rüyasında mı
yaşıyordu. Aklı almıyordu böyle bir şeyi. Kalkıp biraz su içti. Elini yüzünü yıkayıp
rüyanın etkisinden kurtuldu. Olamazdı. Böyle bir şey mümkün değildi. Önemsemedi
çok fazla. rüya işte... Öyle ya her rüyayı önemseseydi zaten hayat çekilmezdi.
Hazırlanıp dışarı
çıktı. Biraz temiz hava iyi gelecekti. Ruhu her daraldığında gittiği bir gölet
kıyısı vardı. Bazen göletin kıyısındaki çay bahçesine oturur çaydan başka bir
şeyler içerdi -çay bahçesinin çayını beğenmiyordu çünkü-. Bazen de gidip kayaların üzerine oturur
saatlerce suyu seyrederdi. Hayrandı suya. Su onun için yaratılış harikasıydı.
Suyun bilinenden daha çok yararı olmalıydı. Akıl edemiyordu diğer yararlarını
ama buna inanıyordu.
Rüyasını düşündü.
Gerçek olma ihtimalini tarttı. Şu monoton hayatına renk katar mıydı? Yoksa bu
hayatının gerçek olmasını mı dilerdi? Sonuçta öbür hayatını bilmiyordu -varsa
öyle bir hayat-. Rüyadaki hayatında fakirdi sonuçta. Burada her ne kadar
tekdüze bir hayatı olsa da en azından varlıklı bir ailedendi. Rahatı
yerindeydi. Hiçbir şeyin eksikliğini hissetmiyordu fakat merak etmiyor da
değildi.
Saat oldukça
ilerlemişti. Suyun başındayken saatin nasıl geçtiğinin farkına bile varmadı.
Eve döndü. Çalışma masasına oturup günlük ders tekrarını, ertesi derse neler
yapılacağını çalıştı. Bu, ilkokulda annesi sayesinde kazandığı bir
alışkanlıktı.
Çalışmayı
bitirdiğinde tekrar uyudu. Tuhaftı ama o rüyaya uyanmak istiyordu. Gözleri
ağırlaştı ve yavaş yavaş uykuya teslim oldu...
Saati çılgınca
çalıyordu. İki gün önce ucuzcudan almıştı bu saati. Babası kendine bir iş
bulduğundan beri erken uyanması gerekiyordu. Kalkıp kapattı saati hemen.
Annesiyle babasının rahatsız olmasını istemiyordu. Onların işi yoktu çünkü bu
erken saatte. Üzerini giyip dışarı çıktı. Köşe başındaki bakkaldan bozma odadan
alıyorlardı ekmeği. Ekmeği aldı ve eve geri döndü. Bir şeyler atıştırıp kimse
uyanmadan çıktı evden.
Yolda giderken her
zamanki kedi yavrusu takıldı peşine. Neyse ki zaten takılacağını bildiği için
üç-beş parça bir şey almıştı yanına. Biraz okşayıp besledikten sonra yoluna
devam etti. Çalıştığı dükkana geldiğinde ustasını yerde sere serpe yattığını
gördü. Telaşla yanına gitti. Nefes alıyordu fakat çok zorlanıyor, nabzı da çok
yavaş atıyordu. Dükkanın telefonuna koşup ambulans çağırdı. Komşu esnafa haber
verdi. İçlerinden ustaya en yakın olanı: 'ambulans yetişemez. Hem gelmez bu
ambulans buraya. Ben arabayı getiriyorum siz de kapıya taşıyın müslüm ustayı.
Salih, sen ustan yokken dükkana sahip çık oğlum.' dedi ve arabasına alıp
hastaneye kendisi götürdü. Salih de istemeye istemeye dükkanda kaldı.
Dükkanın ufak tefek
temizliğini yapıp çay koymuştu ki babası geldi. Babasını görünce ayağa kalkıp
elini öptü ve yerini verdi. Babası oturunca kendine bir sandalye alıp babasının
yanına oturdu o da. 'hastahaneden geliyorum.' dedi babası. 'Şekerine dikkat
etmemiş. Doktoru ona durumu anlatırken çocukla konuşuyor gibiydi. Ulan karşında
baban yaşında adam var. Bu fakültelerde terbiye vermiyorlar herhalde.’.
Salih’in babası
bunları söylerken çayın suyu da kaynadı. Salih kalkıp çayı demledi. Sofra
kurdu. Bu arada babası da bakkalın çırağının sabah kapıya bıraktığı gazeteyi
okudu. Sofra hazır olunca beraber yediler. ‘Ben eve gidiyorum. Aşağı mahallede
boya işi var takımları alıp oraya geçeceğim. Bir şey lazım mı oğlum?’. ‘ Yok baba
kolay gelsin sana. Ustam ne zaman çıkacak hastaneden?’. ‘Yarın çıkaracaklarmış.
Ustan yokken dükkana iyi bak. Bir şey lazım olursa Süleyman abin yardım eder
zaten. Akşam da dükkanı kapatır gelirsin eve. Hadi kolay gelsin.’. ‘ tamam baba
sen merak etme. Güle güle git.’
Babası çıkınca bir
çay daha içti. Sonra sofrayı kaldırdı. Daha öğlendi. Ne gelen vardı ne giden.
Sıkılmıştı biraz. Ustasının koltuğuna oturdu, masasını inceledi. Her şey müthiş
bir düzen içerisindeydi. Masanın altına gizlenmiş bir düğme fark etti. Masanın
malzemesinden yapılmış, kimse fark etmesin diye oldukça uğraşılmıştı. Masanın
üst tarafı çıkıyordur. Bu düğme de onun içindir diye düşündü. Kontrol etti ama
ne bir menteşe vardı ne de masanın üstünün açılabildiğini gösteren bir işaret.
Düğmeyi tekrar çevirmesiyle dükkanın kepenklerinin kapanmaya başlaması bir
oldu. Kepenkler kapanınca masanın yanındaki duvar ortasından iki yana açıldı.
Salih gördükleri karşısında adeta şok olmuştu. Masadan kalktı. Açılan duvara
doğru yürüdü. Birden bunu yapmaması gerektiğini düşündü. Masaya döndü. Düğmeyi
tekrar çevirip her şeyi normale döndürdü. Dışarı çıkıp etrafa baktı. Herkes
işinde gücündeydi. Kimse dükkanın kapandığını görmemiş ya da umursamamıştı.
Olanlara anlam veremedi. Haddini de aşamazdı. Sonuçta emanetti bu dükkan.
Ustası hastaneden çıkana kadar gerekeni yapıp sağ salim teslim etmesi
gerekiyordu.
Akşama kadar bekledi
dükkanı. Gelen müşterilerle ilgilendi. Dükkanın tertibini sağladı. Akşam da
dükkanı kapatıp evine gitti.
Eve geldiğinde babası
da işini bitirip gelmişti. Yemek hazır, sofrayı kurmak için Salih’i
bekliyorlardı. Sofra kuruldu. Yemekler yendi. Sabah gördükleri Salih’in
aklından çıkmıyordu bir türlü. Kimseye anlatmak istemedi. Üzerini değiştirip
yatağına girdi. Her akşam kitap okurdu ama bugün okumak gelmedi içinden. Hep
duvarı düşünüyordu.
22 Kasım 2015 Pazar
3. bölüm
Bilgsayarını kapattı. İçinde kötü bir his vardı. İçi daralıyor, canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Saatine baktı. Derse az kalmıştı. Kalkıp hemen hazırlanması gerekiyordu. Hiç acelesi yokmuş gibi kalktı. Mutfağa gidip yiyecek bir şeyler koydu masaya. oturdu yemek için. Fakat telefonunun sesiyle kalkmak zorunda kaldı. arayan annesiydi. tek başına evde kalmaya başladığından beri annesi onun için çok endişeleniyor, her fırsatta arıyordu Kamil'i. açtı telefonu:
-alo annecim...
-babana anne demeye utanmıyor musun? eşşoğlueşşek!
-nasılsın babacım? iyi misin ?
-iyiyim oğlum. sen nasılsın?
-ben de iyiyim ellerinden öperim baba.
-nasıl gidiyor dersler?
-bilmiyorum ki ben de şimdi bakmaya gidecektim.
-hahaha... iyi git bak bakalım. iyi değilse düzeltirsin gitmişken.
-merak etme baba zaten bıraktığımda iyiydi.
-tamam oğlum. anneni veriyorum. bir isteğin var mı?
-canının sağlığı baba kendine iyi bak.
-oğlum ?
-annem?
-nasılsın oğlum iyi misin?
-iyiyim allaha şükür annem sen nasılsın?
-ben de iyiyim çok şükür. gelmeyi düşünüyor musun bu aralar?
-vizelere kadar tatil yok. vizelere de daha çok var. bu aralar gelemem. vizelerden sonra inşallah.
-inşaallah oğlum. hadi var mı bir isteğin oğlum?
-yok annem sen de kendine iyi bak. yorma kendini çok. selam söyle Kamile'ye de okuldadır herhalde o şimdi.
-evet oğlum okulda. aleykümselam. hadi görüşürüz.
-görüşürüz annem.
annesinin kendisi için bu kadar endişelenmesini ne kadar yersiz bulsa da hoşuna da gitmiyor değildi. başlayamadığı kahvaltının başına geçti tekrar. Fakat zaten az olan iştahı hiç kalmamıştı. sofrayı kaldırdı. giyindi ve okula gitmek üzere çıktı evden. vakti dar olmasına rağmen yürümeyi tercih etti. yürümek hoşuna gidiyordu. bazı şeyleri düşünmeye, derslerde ve ya başka yerlerde öğrendiklerini kafasında analiz ediyor, kendince yorumlar ekleyip tamamlıyor, tamamlanmayan kısımları tekrar araştırıyordu. şizofreniyi düşünüyordu bu aralar. nasıl bir hastalıktı? çok fazla araştırması yoktu bunun hakkında. ama en kısa sürede araştırmayı düşünmüyor değildi. filmlerden gördüğü kadarıyla yetindi şimdilik ama düşünmeyi ihmal etmedi. şizofreniye olan merakı onu şizofren olmak istemeye itiyordu. bu da şizofren olmak istemesine. ara sıra kendini şizofren olarak düşünüyordu. yanındaki arkadaşlarının öğretmenlerinin ya da kardeşinin, annesinin ya da babasının aslında kafasında kurduğu hayaller olduğunu düşünüyordu arasıra. fakat her defasında onları diğer insanların da görebildiğini fark ediyordu. fakat zaten şizofren olan insanlarda da böyle olmasa inanmazlardı herhalde.
kafası bunlarla dolup taşarken arkasından çalan bir korna sesiyle irkildi. arkasına dönüp ağzını açtı. tam küfre başlayacakken kapattı ağzını. yutkundu. öylece kalakaldı. ilk defa görmüyordu korna çalanı fakat her gördüğünde ilk defa görüyormuşcasına irkiliyordu. gözleri bir an için kararıyordu. peki neden? neden bu tepkiler bedenindeki? nasıl oluyor da sadece görmesi, sesini duyması ya da kokusunu alması onu bu kadar etkiliyordu? en kısa zamanda bunu da araştırmalıydı. acaba birileri buna bir cevap bulabilmiş miydi?
'ne bakıyorsun öyle aval aval Kamil? atlasana götüreyim seni de fakülteye kadar.'
11 Kasım 2015 Çarşamba
2. bölüm
Sabah uyandı Kamil. Karanlığa uyandı. Derin karanlık... Öyle ki hiçbir şey görmüyordu. Yatağından kalkmak istemedi bir türlü. Uyumak istiyordu tekrar. Bu ışıklarını kendinden esirgeyen dünyaya uyanmak istemiyordu. Ancak ne yazık ki uykusunu almıştı. Geçmişi düşündü. Geçmiş zannettiği şeyleri. Evet, adı geçmişti sadece. Oysa Kamil'de hala yaşıyordu, gerçekleşiyordu geçen(!) bütün olaylar.
Liseye yeni başlamıştı. Kimya dersinde yaşadıkları geldi aklına. Kazanın olduğu dersti bu ders. Öğretmen o dersi laboratuvarda işlemek istemişti. Derste yapılan deneyde HCl de (halk arasında tuz ruhu) kullanılacaktı. Bunu biliyordu Kamil. Fakat zararını bilmiyordu. Öğretmeni masasını hazırlarken Kamil de öğretmenden habersiz pek de sağlam olmayan bir sandalyeye basıp yüksekçe bir raftan HCl'yi almaya çalışmıştı. Rafa boyu zarzor yeten Kamil cam şişeyi parmağının ucuyla hareket ettirebiliyordu. Şişeyi kaydırarak rafın sonuna getirmişti. Amacı avucuna düşürüp tutmaktı. Tam şişe düşecekken zaten çürümüş olan sandalye Kamil'i daha fazla taşıyamamıştı ve şişeyle beraber yere düşmüştü Kamil. Düştüğü yerden kalkmak istedi. Tutunacak bir yer aradı fakat hiçbir yeri göremiyordu. Arkadaşlarının çığlıklarını, öğretmeninin koşuşturmalarını duyabiliyordu sadece. Korkmuştu ama ne yapacağını da bilmiyordu. Kendini öğretmenin kollarına biraktı çaresizce. Bir yere taşımıştı öğretmeni onu sanırım arabasıydı. Motor çalışınca bundan emin olmuştu artık. Bir yandan ağlıyor bir yandan da öğretmenin sakinleştirici konuşmalarını dinliyordu. Öğretmeni Kamil'i hastahaneye getirip ailesi gelinceye kadar hastahanede kalmıştı.
Hastahaneye gelip tedavisini olduktan sonra bir hafta hastahanede yatmıştı Kamil. Ömründe ilk defa hastahanede kalıyordu. Ailesi Kamil'in yanından hiç ayrılmadı. Ara sıra gözündeki bandajları tazeleyen hastabakıcının sesini duyuyordu. Annesi elleriyle yemeğini yediriyor, tuvaletine yardım ediyor ve her sabah Kamil'i temizliyordu. Doktorun dışarıda ailesiyle konuşmalarını dinliyordu. Umut vadediyordu doktor. Bu, Kamil'i de rahatlatıyordu. Bir hafta sonra artık gözünün sargısı açılacaktı. Doktor içeri girdi. yalnız değildi. yanındakiler konuşmuyordu ama başkalarının olduğunu hissedebiliyordu. Kamil'e selam verdikten sonra işe koyuldu. Diğer çoğu doktorun aksine bu doktorun konuşması sert değil, gayet nazikti. Çocuklarla konuşmasını da iyi biliyordu.
Kamil bunları düşünürken ertelediği saatinin alarmı tekrar çalmaya başladı. Daha fazla uzanmadı. Yatağından doğruldu. Terliğini ayak yordamıyla buldu ve giydi. Saatinin alarmını kapattı. Kalktı yatağından. Yatağın rehavetini üzerinden atmak için esnedi. Etraf hala karanlıktı onun için. Dikkatlice pencereye doğru ilerledi. Perdeye dokundu, perdenin ayrım yerini buldu ve açtı. güneş doğrudan yüzüne vurup ısıtıyordu kemiklerine kadar. Pencereyi açtı. Kuşarın cıvıltısını, erkenden oyuna başlayan çocukların sesini, seyyar satıcının bağırışını, Haydar Abi'nin bakkalın kepengini açışını bir müddet dinledikten sonra etrafı seyretmek için gözündeki gece bandını çıkardı ve Haydar Abi'ye selam verdikten sonra elini yüzünü yıkamaya gitti.
Aç hissetmiyordu. Kahvaltıyı ertelemeye karar verdi. Bir an önce yazmaya başlamak istiyordu. Seviyordu yazmayı. Sabırsızlanıyordu yazmaya başlamak için. Bir sayısal öğrencisiydi halbuki ama ne yapsın seviyordu işte. Oturdu bilgisayarının başına ve başladı yazmaya bizim çaylak yazar: 'Sabah uyandı Kamil. Karanlığa uyandı...'
Liseye yeni başlamıştı. Kimya dersinde yaşadıkları geldi aklına. Kazanın olduğu dersti bu ders. Öğretmen o dersi laboratuvarda işlemek istemişti. Derste yapılan deneyde HCl de (halk arasında tuz ruhu) kullanılacaktı. Bunu biliyordu Kamil. Fakat zararını bilmiyordu. Öğretmeni masasını hazırlarken Kamil de öğretmenden habersiz pek de sağlam olmayan bir sandalyeye basıp yüksekçe bir raftan HCl'yi almaya çalışmıştı. Rafa boyu zarzor yeten Kamil cam şişeyi parmağının ucuyla hareket ettirebiliyordu. Şişeyi kaydırarak rafın sonuna getirmişti. Amacı avucuna düşürüp tutmaktı. Tam şişe düşecekken zaten çürümüş olan sandalye Kamil'i daha fazla taşıyamamıştı ve şişeyle beraber yere düşmüştü Kamil. Düştüğü yerden kalkmak istedi. Tutunacak bir yer aradı fakat hiçbir yeri göremiyordu. Arkadaşlarının çığlıklarını, öğretmeninin koşuşturmalarını duyabiliyordu sadece. Korkmuştu ama ne yapacağını da bilmiyordu. Kendini öğretmenin kollarına biraktı çaresizce. Bir yere taşımıştı öğretmeni onu sanırım arabasıydı. Motor çalışınca bundan emin olmuştu artık. Bir yandan ağlıyor bir yandan da öğretmenin sakinleştirici konuşmalarını dinliyordu. Öğretmeni Kamil'i hastahaneye getirip ailesi gelinceye kadar hastahanede kalmıştı.
Hastahaneye gelip tedavisini olduktan sonra bir hafta hastahanede yatmıştı Kamil. Ömründe ilk defa hastahanede kalıyordu. Ailesi Kamil'in yanından hiç ayrılmadı. Ara sıra gözündeki bandajları tazeleyen hastabakıcının sesini duyuyordu. Annesi elleriyle yemeğini yediriyor, tuvaletine yardım ediyor ve her sabah Kamil'i temizliyordu. Doktorun dışarıda ailesiyle konuşmalarını dinliyordu. Umut vadediyordu doktor. Bu, Kamil'i de rahatlatıyordu. Bir hafta sonra artık gözünün sargısı açılacaktı. Doktor içeri girdi. yalnız değildi. yanındakiler konuşmuyordu ama başkalarının olduğunu hissedebiliyordu. Kamil'e selam verdikten sonra işe koyuldu. Diğer çoğu doktorun aksine bu doktorun konuşması sert değil, gayet nazikti. Çocuklarla konuşmasını da iyi biliyordu.
Kamil bunları düşünürken ertelediği saatinin alarmı tekrar çalmaya başladı. Daha fazla uzanmadı. Yatağından doğruldu. Terliğini ayak yordamıyla buldu ve giydi. Saatinin alarmını kapattı. Kalktı yatağından. Yatağın rehavetini üzerinden atmak için esnedi. Etraf hala karanlıktı onun için. Dikkatlice pencereye doğru ilerledi. Perdeye dokundu, perdenin ayrım yerini buldu ve açtı. güneş doğrudan yüzüne vurup ısıtıyordu kemiklerine kadar. Pencereyi açtı. Kuşarın cıvıltısını, erkenden oyuna başlayan çocukların sesini, seyyar satıcının bağırışını, Haydar Abi'nin bakkalın kepengini açışını bir müddet dinledikten sonra etrafı seyretmek için gözündeki gece bandını çıkardı ve Haydar Abi'ye selam verdikten sonra elini yüzünü yıkamaya gitti.
Aç hissetmiyordu. Kahvaltıyı ertelemeye karar verdi. Bir an önce yazmaya başlamak istiyordu. Seviyordu yazmayı. Sabırsızlanıyordu yazmaya başlamak için. Bir sayısal öğrencisiydi halbuki ama ne yapsın seviyordu işte. Oturdu bilgisayarının başına ve başladı yazmaya bizim çaylak yazar: 'Sabah uyandı Kamil. Karanlığa uyandı...'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)