23 Aralık 2015 Çarşamba

4. bölüm

   Silkinip kendine geldi ve arabaya bindi. İçeride kavun kokusu hakimdi. Ne alakası vardı arabayla kavunun? Neden araba kavun koksundu ki? Fakat Kamil'in umurunda bile değildi bu koku. Bu denli etkilendiği birinin arabasına binmek kendisini çok şanslı hissettiriyordu. Yol boyunca anlattı durdu. Kamil onu dinlemekle yetiniyor, o ise sesiyle Kamil'i mest ediyordu adeta. Yol bittiğinde ise iki kelime çıkabildi Kamil'in ağzından: 'Teşekkür ederim.'. O da yoluna devam ederken gülümseyip kendi kendine: 'şapşik!' dedi. Gözden kayboluncaya kadar baktı  arkasından. ismini yine soramamıştı. Konuşmayı bile beceremiyordu ki onun yanında. İsmini nasıl soracaktı? Yolu seyretmeyi bırakıp dersine gitti.
  Okuldan sonra herhangi bir planı olmaması onu rahatlattı. Eve gidip biraz uzanmak istiyordu. O kadar sabırsızlanıyordu ki yol gözünde büyüdü. Bir an önce evine varabilmek için otobüse bindi.
 Yatağına kavuştuğu için çok mutlu hissediyordu. Amacı uyumak değildi ancak çok sürmeden uyuyakaldı.
 Uyandığında varlıklı olmayan bir ailenin 19 yaşındaki tek çocuğuydu. Gecekonduda yaşıyorlardı. Durumlarının farkındaydı ama yoksulluğu çok önemsemeyecek kanaati aşılamıştı ailesi ona. Ömründe ilk defa bu kadar net bir rüya görmüştü. Okuduğu okulu, oturduğu evi, hoşlandığı kızı en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Fazla önemsemedi. Rüyaydı işte. Henüz sabah olmamıştı. Güneşin doğmasına da daha çok vardı. Zaten uykusunu alamamış tekrar uyuması zor olmamıştı.
 Kamil yatağından fırladı. Ömründe ilk defa böyle bir şey yaşamıştı. Bu nasıl bir rüyaydı böyle. Rüyada uyandığı hayat, düşünceleri, pencereden güneşin durumuna bakması, tekrar uyuması, aman allahım yoksa Kamil gerçekten başka birinin rüyasında mı yaşıyordu. Aklı almıyordu böyle bir şeyi. Kalkıp biraz su içti. Elini yüzünü yıkayıp rüyanın etkisinden kurtuldu. Olamazdı. Böyle bir şey mümkün değildi. Önemsemedi çok fazla. rüya işte... Öyle ya her rüyayı önemseseydi zaten hayat çekilmezdi.
 Hazırlanıp dışarı çıktı. Biraz temiz hava iyi gelecekti. Ruhu her daraldığında gittiği bir gölet kıyısı vardı. Bazen göletin kıyısındaki çay bahçesine oturur çaydan başka bir şeyler içerdi -çay bahçesinin çayını beğenmiyordu çünkü-.  Bazen de gidip kayaların üzerine oturur saatlerce suyu seyrederdi. Hayrandı suya. Su onun için yaratılış harikasıydı. Suyun bilinenden daha çok yararı olmalıydı. Akıl edemiyordu diğer yararlarını ama buna inanıyordu.
  Rüyasını düşündü. Gerçek olma ihtimalini tarttı. Şu monoton hayatına renk katar mıydı? Yoksa bu hayatının gerçek olmasını mı dilerdi? Sonuçta öbür hayatını bilmiyordu -varsa öyle bir hayat-. Rüyadaki hayatında fakirdi sonuçta. Burada her ne kadar tekdüze bir hayatı olsa da en azından varlıklı bir ailedendi. Rahatı yerindeydi. Hiçbir şeyin eksikliğini hissetmiyordu fakat merak etmiyor da değildi.
  Saat oldukça ilerlemişti. Suyun başındayken saatin nasıl geçtiğinin farkına bile varmadı. Eve döndü. Çalışma masasına oturup günlük ders tekrarını, ertesi derse neler yapılacağını çalıştı. Bu, ilkokulda annesi sayesinde kazandığı bir alışkanlıktı.
  Çalışmayı bitirdiğinde tekrar uyudu. Tuhaftı ama o rüyaya uyanmak istiyordu. Gözleri ağırlaştı ve yavaş yavaş uykuya teslim oldu...
  Saati çılgınca çalıyordu. İki gün önce ucuzcudan almıştı bu saati. Babası kendine bir iş bulduğundan beri erken uyanması gerekiyordu. Kalkıp kapattı saati hemen. Annesiyle babasının rahatsız olmasını istemiyordu. Onların işi yoktu çünkü bu erken saatte. Üzerini giyip dışarı çıktı. Köşe başındaki bakkaldan bozma odadan alıyorlardı ekmeği. Ekmeği aldı ve eve geri döndü. Bir şeyler atıştırıp kimse uyanmadan çıktı evden.
  Yolda giderken her zamanki kedi yavrusu takıldı peşine. Neyse ki zaten takılacağını bildiği için üç-beş parça bir şey almıştı yanına. Biraz okşayıp besledikten sonra yoluna devam etti. Çalıştığı dükkana geldiğinde ustasını yerde sere serpe yattığını gördü. Telaşla yanına gitti. Nefes alıyordu fakat çok zorlanıyor, nabzı da çok yavaş atıyordu. Dükkanın telefonuna koşup ambulans çağırdı. Komşu esnafa haber verdi. İçlerinden ustaya en yakın olanı: 'ambulans yetişemez. Hem gelmez bu ambulans buraya. Ben arabayı getiriyorum siz de kapıya taşıyın müslüm ustayı. Salih, sen ustan yokken dükkana sahip çık oğlum.' dedi ve arabasına alıp hastaneye kendisi götürdü. Salih de istemeye istemeye dükkanda kaldı.
  Dükkanın ufak tefek temizliğini yapıp çay koymuştu ki babası geldi. Babasını görünce ayağa kalkıp elini öptü ve yerini verdi. Babası oturunca kendine bir sandalye alıp babasının yanına oturdu o da. 'hastahaneden geliyorum.' dedi babası. 'Şekerine dikkat etmemiş. Doktoru ona durumu anlatırken çocukla konuşuyor gibiydi. Ulan karşında baban yaşında adam var. Bu fakültelerde terbiye vermiyorlar herhalde.’.
 Salih’in babası bunları söylerken çayın suyu da kaynadı. Salih kalkıp çayı demledi. Sofra kurdu. Bu arada babası da bakkalın çırağının sabah kapıya bıraktığı gazeteyi okudu. Sofra hazır olunca beraber yediler. ‘Ben eve gidiyorum. Aşağı mahallede boya işi var takımları alıp oraya geçeceğim. Bir şey lazım mı oğlum?’. ‘ Yok baba kolay gelsin sana. Ustam ne zaman çıkacak hastaneden?’. ‘Yarın çıkaracaklarmış. Ustan yokken dükkana iyi bak. Bir şey lazım olursa Süleyman abin yardım eder zaten. Akşam da dükkanı kapatır gelirsin eve. Hadi kolay gelsin.’. ‘ tamam baba sen merak etme. Güle güle git.’
 Babası çıkınca bir çay daha içti. Sonra sofrayı kaldırdı. Daha öğlendi. Ne gelen vardı ne giden. Sıkılmıştı biraz. Ustasının koltuğuna oturdu, masasını inceledi. Her şey müthiş bir düzen içerisindeydi. Masanın altına gizlenmiş bir düğme fark etti. Masanın malzemesinden yapılmış, kimse fark etmesin diye oldukça uğraşılmıştı. Masanın üst tarafı çıkıyordur. Bu düğme de onun içindir diye düşündü. Kontrol etti ama ne bir menteşe vardı ne de masanın üstünün açılabildiğini gösteren bir işaret. Düğmeyi tekrar çevirmesiyle dükkanın kepenklerinin kapanmaya başlaması bir oldu. Kepenkler kapanınca masanın yanındaki duvar ortasından iki yana açıldı. Salih gördükleri karşısında adeta şok olmuştu. Masadan kalktı. Açılan duvara doğru yürüdü. Birden bunu yapmaması gerektiğini düşündü. Masaya döndü. Düğmeyi tekrar çevirip her şeyi normale döndürdü. Dışarı çıkıp etrafa baktı. Herkes işinde gücündeydi. Kimse dükkanın kapandığını görmemiş ya da umursamamıştı. Olanlara anlam veremedi. Haddini de aşamazdı. Sonuçta emanetti bu dükkan. Ustası hastaneden çıkana kadar gerekeni yapıp sağ salim teslim etmesi gerekiyordu.
 Akşama kadar bekledi dükkanı. Gelen müşterilerle ilgilendi. Dükkanın tertibini sağladı. Akşam da dükkanı kapatıp evine gitti.

 Eve geldiğinde babası da işini bitirip gelmişti. Yemek hazır, sofrayı kurmak için Salih’i bekliyorlardı. Sofra kuruldu. Yemekler yendi. Sabah gördükleri Salih’in aklından çıkmıyordu bir türlü. Kimseye anlatmak istemedi. Üzerini değiştirip yatağına girdi. Her akşam kitap okurdu ama bugün okumak gelmedi içinden. Hep duvarı düşünüyordu.