27 Şubat 2016 Cumartesi

6. bölüm

 Yine her zamanki gibi erken kalktı. Çayı ocağa koydu. Sessizce ekmeğe çıktı. Aklı ustasındaydı ve tabii ki duvarda. Ekmeği alıp geldiğinde babasını kalkıp hazırlanmış gördü. Sofra sanki bir yere gidilecekmiş gibi erkenden kurulmuş bir tek Salih eksikti. Hastaneye gidileceğini fark etmek Salih’in çok zamanını almadı. Kimse konuşmuyordu. Herkes Salih’in babası Raşit Beyin kadim dostunun hastalığına yasta gibiydi. Kahvaltı biter bitmez Raşit Bey ceketini giydi. Salih de onun tam arkasında çıkmak için hazırlanıyordu.
 ‘Sen dükkâna git. Göz kulak ol. Ustanın yokluğunu aratma. Ben hastaneye gidip ustanı alıp dükkâna geleceğim. Haydi, selametle.‘  deyince Salih’e de tamam demekten başka bir şey kalmadı.
 Salih dükkâna vardığında her şey gayet normal görünüyordu. Dükkânı açtı. İçeri girdi. Değişen bir şey yoktu. ustasının masasına oturup neler olabileceğini konuunda fikir yürütmeye çalışıyordu. belki bir sığınaktı. içeride erzaklar olan bir kiler, mezbahane hatta bir hayalhane bile olabilirdi. yoksa içinde hiçbir şey olmayan bir çilehane miydi?
 Bunları düşünürken telefonun sesiyle irkildi. "alo Salih." babasının sesi oylesine titrek ve tedirgindi ki onu hayatında sadece annesi ve babasını bir trafik kazasında kaybettiğinde böyle duymuştu. "efendim baba.". " ustan yok."."efendim? nasıl yok?"." basbayağı yok işte. alıp götürmüşler. kim olduklarını bilmiyorlar. telefonunu arıyorum bakmıyor.". "kim? neden kaçırır ki ustamı?". "ben polise gidiyorum. sen de dükkandan ayrılma. umarım dükkana gelirler."."tamam baba haber bekliyorum." der demez telefon kapandı. salih bayılıyordu telefonu böyle söyleyeceği bitince pat diye kapatanlara. malesef babası da onlardan biriydi.
 telefon, kapatılmayı beklermişcesine tekrar çaldı. bu sefer arayan korkmuş sesiyle ustasıydı. salih bu sesi duyunca ayağa fırladı. "beni iyi dinle salih. dükkanda bir duvar var. anahtarı masanın altında. haritayı içeride bir yerde düşürmüşüm. o haritayı bul oğlum. kurtuluşum buna ba..." usatasının elinden telefonu alan birisi aşırı kızmış bir şekilde bağırıyordu. "kimi arıyorsun ihtiyar bunak. geç şöyle köşene. alo! alo!" salih ses vermeyince karşıdaki de en sonunda kapattı.
 Salih, sonunda aradığı müsadeyi istemeden almıştı. daha güzel şartlar altında almış olmayı diledi ancak elden bir şey gelmiyordu.
kalkıp dükkanın kepenklerini kapatıp duvara girse babası endişelenecekti. not bıraksa başkası görebilecekti. en iyisi hiç kimseye söylememekti. gizlice yürütmeliydi bu işi. gece gelmeye karar verdi. nasıl olsa dükkanın anahtarı ondaydı. o zaman şimdi uyuyup uykusunu almalıydı. Süleyman abisine gidip kestireceğini, kendisinin dükkanla ilgienip ilgilenemeyeceğini sordu. hatırı vardı Salih'in. reddetmek mümkün müydü ki. içeri girdi sonra. masanın üzerine yumuşak bulduğu bir şeyler serip koydu başını. uykuya dalması da çok sürmedi zaten.
      *
 Salih gittikçe ilgi çekici bir hal alıyordu doğrusu. artık bunu bir hastalık olarak görmemeye başlamıştı. hatta salihi gördüğü için mutlu hissettiğini bile söyleyebilirdi.
 salihe ulaşmanın yolunu bulabilir miydi acaba? bunu bir psikiyatriste sorsa muhtemelen aynı fikirde olmayacak üstüne üstlük bir hastaneye bile kapatabilecekti. kalktı yatağından. karnı zil çalıyordu. sanki yıllardır bir şey yememiş gibiydi. mutfağa gittiğinde ekmeğin olmadığını fark etti. neyseki dolapta pasta vardı. karnını bir güzel pastayla doyurdu. öylece durup evini seyretmeye başladı. yalnız yaşadığı bu bir odalı evin köşesinde yatağı vardı. yatağın başucunda duvarı boydan boya kaplayan bir penceresi, yatağın yanında da ikili koltuğu vardı. rutinlerinden bir tanesi bu koltuğa oturup karşısındaki televizyonu seyretmek olmuştu salihle tanıştıktan sonra.
 odasını seyretmek kamil'i deşarj etmişti.  gerçi deşarj olmanın farklı anlamları vardı. genelde ikili ilişkilerde fazla samimiyet sonucu olan bir şeydi deşarj olmak ama yine de bulunduğu ruh halini karşılamıyor değildi. koltuğa oturdu. koltuk da koltuktu hani. ne zaman otursa sıcak, ne zaman otursa kamil'i rahat ettirmeye ant içmiş gibiydi. ne iyi etmişti de modemiyle takas etmişti bu koltuğu.
 nihayet televizyonu açtı. haber saati bitmiş abuk subuk programlar yayınlanmaya başlamıştı. devletin başında uzun zamandır iktidarda olan parti neredeyse bütün kanalları satın almış hunharca at koşturuyordu. neredeyse her kanalda muhalefet yaftalanıyor fakat muhalefeti temsilen hiçbir programa kimse çağırılmıyordu. iktidar olan partiyi sevmesine ve onları desteklemesine rağmen bu absürdlüğü kimsenin düşünmemesi moralini ziyadesiyle bozdu ve televizyonu hışımla kapattı. yetmişti artık. bu televizyondan kurtulmalıydı ama satmakla falan uğraşmak istemiyordu. hatta alıp çöpe atmaya dahi tahammülü kalmamıştı. bilgisayarın başına oturup bir ilan hazırladı: "3. kat 6 numaralı dairede LCD 55 ekran HD televizyon vardır. lütfen televizyonumu alıp götürünüz." geriye bu ilanı basıp camına ve apartmanın girişine asmak kalmıştı. gerekeni yapıp camına ve apartmanın girişine astı. cama asarken buradan kimin göreceği sorusu aklına gelmişti fakat Kamil, ülkesinin hırsızlarına güveniyordu. üst katlardan birine tırmanırken yolda ilanı gören olurdu mutlaka.
 gönül rahatlığıyla işine gücüne bakabilirdi artık. fakat ilgisayarını saklamakta yarar vardı. televzyon için gelenlerin onu da götürmesini istemezdi. bilgisayarını saklayıp okuluna gitmek üzere dışarı çıktı.
      *
uyandığında akşam olmak üzereydi.etraftan anladığı kadarıyla dükkana fazla giren çıkan da olmamıştı. kalkıp hava almaya çıktı. biraz kendine gelince dükkanı kapattı ve evinin yolunu tuttu. akşam yemeği, çay falan derken Salih için bu akşam biraz uzamıştı. nihayet yataklar serildi. uykuya geçildi.
 sesler kesilince kalktı. üzerini giyip dükkanın yolunu tuttu. ortalıkta kimsecikler yoktu. kepenkli bir dükkan olmaması büyük şanstı. kim bilir belki ustası da ara sıra kimseye çaktırmadan gelme gereği duyuyordu.
 dükkana vardığında kapıyı açık buldu. çilingirle açmış olmalılardı. çünkü kırılma yoktu kilitte. içerisi darmadağınıktı. birisinin ya da birilerinin gelip bir şeyler aradıkları belliydi. masa ise yere öyle ustalıkla sabitlenmişti ki görenler masayla yer bir sanırdı. bu sayede masayı hareket ettiremeyenler çekmeceyi dağıtmakla yetinmiş düğmeyi ise görmemişlerdi.
 kapıyı kapatıp içeri girdi. kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. sonunda duvarın arkasına geçecekti. masaya eğilip düğmeyi çevirdi. yüzlerce kiloluk duvar bir gelin zarafetiyle açıldı. içerinin neresinden geldiği belli olmayan bir ışık hüzmesi bekliyordu ancak beklediği olmadı. daha çok karanlık bir oda gibiydi. içeriye girdiğinde dışarıdan görünen karanlık oda kendini aydınlığa bırakmıştı.
 içeride bir masa, masanın arkasında kitaplığa dizilmiş kitaplar ve masada da ustası oturuyordu.
 "usta!" dedi. sesindeki şaşkınlığı ben bile anlatamıyorum şu an. ama benim çözemediğim konu ise bu şaşkın sesin içine heyecanı nasıl gizlediğiydi.

22 Şubat 2016 Pazartesi

5. bölüm

 Gözünü açtığında başı çatlayacak gibiydi Kamil’in. Uzun zamandır böyle rahatsız uyumamıştı. Gördüğü rüya da cabasıydı. Ya bunu kontrol etmeyi öğrenmeli ya da bundan kurtulmalıydı. Kimdi bu Salih? Bu isimde hiç kimseyi tanımamıştı şimdiye kadar.
 Başı dayanılmazdı. Bir ağrı kesici içmek için bir şeyler yemeliydi. Dolaba ekmeksiz yiyebileceği bir şeyler bulmak umuduyla baktı. Neyse ki geçen günkü alışverişten beri çok bir şey yememişti evden.
 Bir şeyler atıştırdıktan sonra ecza dolabına yöneldi. Ecza dolabından ilacı alırken başı döndü ve yere düştü. Yere düşerken ilk yardım kutusunu da düşürdü. Yere düşünce açılan kutudan eski bir parşömen kâğıdı çıktı. Ayağa kalktı. Parşömen kâğıdını alıp merakla açarken bir yandan da bunu buraya kimin koyduğunu düşünüyordu.
 Kâğıdın üzerinde bir yerin planı ve hangi dile ait olduğunu bilmediği bir alfabeyle yazılmış birtakım yazılar vardı. Başının ağrısını unutmuş ve hazırlanmaya başlamıştı. Parşömeni çantasına koydu. Niyeti birkaç sokak ötede sahaflığı ayakta tutmaya çalışan bilge görünüşlü kitapçının yanına gidip bunu göstermekti.
 Çıkarken saatine baktı. Kitapçının acelesinin olmadığını, hem dersime girerim hem yabancı diller meslek yüksekokulundaki öğretim görevlilerine gösterebileceğini düşünüp okula gitti. Giderken karşılaşmayı beklediği kızla bir türlü karşılaşmadı. Küçük bir hayal kırıklığı içinde derse girdi.
 Dersten çıkarken hiç kimseyle samimi olmamasına rağmen Mustafa ve Metin kantine bir şeyler içmeye davet ettiler. Bu çok sık olan bir şey değildi. Biraz da birilerinin onu bir şeyler yapmaya davet etmesi hoşuna gitti açıkçası.
 Kantine gidip oturdular. Muhabbet döndü dolaştı. Tarihi eser kaçakçılığına geldi. Metin’in başından geçen olay Kamil’i yapacağı şey için bir kez daha düşünmeye itmişti. Metin’in dedesinden babasına tarla miras kalmıştı. Tarlada eski uygarlıklara ait kalıntılara rastlamışlardı. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaşan Metin’in babası eşine dostuna durumu anlatmıştı. Kimin nereden haberi olduysa ertesi hafta Metin’in evine elleri silahlı adamlar gelmiş babasını zorla tarlaya götürmüşlerdi. Sonra tarihi kalıntıların hepsini toplayıp götürmüşlerdi. Onlar gittikten sonra jandarmaya ancak haber verebilmişlerdi. Jandarma babamın ifadesini alınca bir güzel fırçalamıştı babasını. Kalıntıları bulur bulmaz onlara haber vermeleri gerekiyormuş. Gelen adamlar gerçekten güçlü adamlarmış. Gücünü de önce içki ve kumardan, sonra tarihi eser kaçakçılığından elde etmeye devam edip şimdi de uyuşturucuya yönelen bir örgütmüş. Bu bilgileri de Metin’in babası jandarmalardan öğrenirken Metin duymuştu.
 Muhabbetin biteceği yoktu. Kamil müsaade isteyip yanlarından ayrıldı. Parşömen olduğundan daha ağır bir yük olmuştu onun için. Büyük bir sorumluluk hissediyordu. Biraz daha beklemeye karar verdi. Kimseye parşömenden bahsetmeyecekti. Bakalım zaman ona ne gösterecekti?
 Son zamanlarda yaşadıkları Kamil’e daha önce yapmadığı şeyler yaptırmıştı. Eve geldi. Üzerine rahat bir şeyler giyip televizyonun karşısına geçti. Kanallarda amaçsızca dolaşırken görüntü kalitesi, dublajı, olay akışı iyi diyebileceği bir kanalda durdu. Yayında kayıp şehir isimli bir film vardı. Devrin ünlü mucitlerinden birisi bir hapishaneyi boynuna astığı bir anahtara hapsetmeyi başarmıştı. Herhangi bir kapının anahtar deliğine sokup çevirdiğiniz zaman kendinizi bir hapishanenin koridorunda buluyordunuz. Çıkmak içinse tekrar aynı kapıdan çıkıp normal hayata dönüyordunuz. Kamil’in ilgisini çeken bu film bir romandan esinlenme olmalıydı. Zaten akıcı olan film mucidin anahtarı hapishanenin koridorunda unutmasıyla akıl almaz bir maceraya dönüşmüştü. Fakat Kamil birden filmden koptu. Aklına parşömeni geldi. Bu parşömeni de bir dünyanın planı olduğunu düşündü. Oralardan gelen bir yolcu planını burada unutup gitmiş olabilirdi. Yoksa! Salih…
 Uyuyabilmek umuduyla yatağına yattı. Bir o yana döndü bir bu yana. En sonunda pes etti. Kalkıp televizyonu açtı. Haberler Kayseri’ye gelen canavardan bahsediyordu. Haberin sonunu dinlemeden kanalların arasında hızlıca dolaşmaya başladı. İlgisini çeken hiçbir şey yoktu. Televizyon da derdine derman olmamıştı.
  Kapatıp kumandayı koltuğun üzerine fırlatıvermişti. Niye aldıysa bu televizyonu sanki. Hayıflandı kendi kendine. Bilgisayarına geçti sonra. Bu sıralar video sitelerinden birinde açılan bir kanala sarmıştı. İlginç konulara herkesten çok daha inandırıcı bir şekilde yaklaşıyordu.
 Neyse ki bu ona göreydi. Uykusu gelene kadar izledi ve nihayet Salih’e kavuşacaktı. Kalkıp yatağına yattı ve kendini uykunun kollarına teslim etti.