12 Aralık 2016 Pazartesi

10.bölüm

 Eczanenin karşısında durdu. Elindeki reçeteye bakıyordu. Şimdi bir karar vermesi gerekiyordu. Şizofreni ilgi duyduğu bir hastalıktı ve şimdi kendisi bu hastalığın bir benzerine yakalanmıştı. Bunu neden iyileştirmeye çalışacaktı ki?
 Reçeteyi bir çırpıda buruşturup kenara attı. 'Ben bu hastalıkla baş edebilirim.' dedi. Eve gitti. Yere bir minder attı. Bağdaş kurarak oturdu. Kendince meditasyon yapıp Salih'le iletişime geçecekti. Daha önce hiçbir yoga deneyimi yoktu. Nasıl yapılacağını sadece filmlerde gördüğü kadarıyla biliyordu. Saçmaladığının farkına varıp yoganın nasıl yapılacağını öğrenmek için  bilgisayarının başına geçti. Abuk sabuk bir sürü yazının arasından nihayet ciddi bir kuruluşun sitesine erişti ve kısa anlatım videolarıyla en azından yogaya başlarken neler yapılacağını öğrendiğine kanaat getirdi.
 Yine aynı pozisyonda oturdu. Gereken nefes egzersizlerini de yaptıktan sonra artık yapması gereken tek şey yeterince odaklanmaktı. Heyecanlanmıştı. Bu heyecanı odaklanmasına engel oluyordu. Nefes egzersizlerini yineledi. Tekrar odaklanmaya çalıştı. Olmuyordu bir türlü. Yatağına geçip öyle denemeye karar verdi. Uzandı ve odaklanmaya çalıştı. Uykusunun geldiğini fark etti. Umursamadan devam etti odaklanma çabasına.
 Gözlerini açtığında Salih'in ustasının icat ettiği makinenin içerisindeydi. Uyuyakalmış olmalıydı. Gördüklerine inanamıyordu. Acaba Salih'i nerede bulacaktı şimdi? Bu makineyi kullanıp Salih'in yaşadığı yere gidebilir miydi? En iyisi Salih için bir not bırakmaktı. Kendi bedenine giden bir kapı var mıydı? varsa o kapıyı nereden bulacaktı? Bunları düşünürken zaten bir rüyanın içerisinde olduğunu hatırladı. istediği yere gidebilir, istediği şeyi elde edebilirdi. Bütün sınırlar hayal gücünündü artık.
 Bu labirentin içinde daha hızlı yol almak için bir araç lazımdı. At getiriverdi rüyasına. Atına atlayıp koridor koridor dolaştı. kapıların üzerindeki yazıları okumak bile çok etkileyici, merak uyandırıcı ve eğlenceliydi. Nihayet kendi kapısını buldu. Demek ki usta kendi bedenine de girmişti. Kapıya şu notu düştü; 'Buraya gel Salih, harita burada!'
 Atından inip Kapıdan içeri girdi ve uyuduğu yerde uyandı. Müthiş bir mutluluk ve heyecan içerisindeydi. Artık yapması gereken şey Salih'in gelmesini beklemekti.
 Salih'in kendi bedeninde gelip karşılaşmalarını sağlayacak bir şey bulmalıydı. Aynı zamanda bir kullanım kılavuzu olan haritayı aldı. incelemeye başladı. Evet bir yolu vardı. yapması gereken; dilini dirseğine değdirmenin bir yolunu bulmaktı. Peki kimin dilini? Kimin dirseğine...

3 Aralık 2016 Cumartesi

9.bölüm

 Gözlerini açtığında kendisini bir yatak odasında buldu. Banyoya gidip aynaya baktı. Karşısında bir bebek değil bir yetişkin duruyordu. Hatırladığı şey ise bir klon olduğuydu. Birileri gizlice Klonlamıştı kendisini. embriyonik gelişimini de bir ineğin rahmi yerine şırdanında tamamlamıştı. 
 Oldukça ilginç bir öz geçmiş. Salih alabildiğine hayrete düşmüş bir o kadar da hayran kalmıştı şuanda bedeninde bulunduğu kişiye. Aynadaki yansımasından kendini alamıyordu.
 Hiçbir resmi kaydı yoktu. Kendisini klonlayan adam oldukça zengindi ve kendisini bir hayat sigortası olarak klonlamıştı. herhangi bir yeri hastalandığında kendi bedenindeki hastalıklı organı söktürüp kendisiyle birebir uyumlu olan klonundaki organı alacaktı. Bu klon olarak dünyaya gelen kişi için büyük bir haksızlıktı.
 Perdeyi açıp dışarıya bakmak istediğinde bir kapanda olduğunu anlamıştı. Yemek yediği, yıkandığı, tuvalete gittiği yer hepsi küçük bir dairedeydi. resmi bir kaydı olmaması hiçbir yaşama hakkının da olmaması anlamına geliyordu. Salih bu olumsuzlukların farkındaysa klon olan kişi de farkındaydı fakat sebepsiz bir mutluluk duygusu vardı içerisinde Böyle sıkıcı bir yerde nasıl oluyorda sağlığını muhafaza edebiliyorlardı peki bu klonun? Salih'in aklından bunlar geçerken kahvaltısı da kapının altından içeri sürüklendi.
 Tam zamanında gelmişti. Oldukça aç hissediyordu. Kahvaltısını yaptığında o tuhaf mutluluğu da arttı. Sorusunun cevabını da lisede gördüğü biyoloji dersine borçluydu. Yiyeceklerine mutluluk hormonları olan seratonin, dopamin ve endorfin koyuyorlardı. Böylelikle sıkıntıdan oluşan hastalıkları bertaraf ediyorlardı.
 Haritayı saklamak için harika bir yer gibi görünüyordu bu şırdan düşkünü adamın odası. Fakat riskliydi. Her an kendini klonlayan kişi klonunu almaya gelebilirdi. Yine de küçücük daireyi araştırmak bir şey kaybettirmezdi.
 daireyi didik didik araştırdı. Fakat ortada ne bir harita ne de bir kağıt vardı.
 Bu ilk denemesi başarısız olmuştu. Harita burada değildi. Fakat bu adamın bedenine girmek keyifli bir maceraydı Salih için.
 Buradaki işi bitmişti ancak bir sıkıntısı vardı. Sabaha kadar güzel bir uyku çeken klonun aldığı mutluluk hormonlarıyla akşama kadar uykusunun gelmesi pek mümkün görünmüyordu. Uykusu gelene kadar içerisinde bulunduğu bedeni yorması gerekiyordu. Çareyi spor yapmakta buldu. ısınma hareketlerinden sonra şınav, mekik derken yorulmuştu nihayet. Uyuyup kendini labirentin içinde buldu.
 Harita burada da yoktu. Ustası dış güçlerin elindeydi. Zaman geçtikçe ustası için tehlikeli bir hal alıyordu. Ustasına ne yapabileceğini bile bilmiyordu. Başka bir kapıya yöneldi. Kapının üzerindeki yazı şuydu; "Buraya gel Salih, harita burada!"

5 Haziran 2016 Pazar

8. Bölüm

 İşte hayatını monotonluktan kurtaracak macera sonunda bulmuştu kendisini. Okulla ev arasında geçen yolculuk yatak odasında dallanıp budaklanmıştı. Bunu mutlaka kitaplaştırmalıydı. kime anlatsa inanmazdı zaten. büyük ihtimalle de hasta olmuştu ama bu hastalığı yazacağı kitap belki avantaja dönüştürecek ve bir eser ortaya koyacaktı. Şimdilik bir zararı da yoktu hem.
 Titredi ve kendine geldi Kamil. Neler düşünmüştü böyle? Kitap ticari amaçla yazılmamalıydı. Hem bu hastalığın ne denli sorunlar çıkaracağını nasıl kestirebilirdi?
 Hiç vakit kaybetmeden bir doktora görünmeli bu hastalığın tedavisine başlamalıydı. ailesine haber verse iyi olurdu ama onları tedirgin etmek istemiyordu. Onlara söylediğinde ölümcül bir hastalığa yakalanmış gibi karşılayacaklarından adı gibi emindi Salih -pardon Kamil-.
 Gözü birden çantasının fermuarının arasından ucu görünen eski parşömene takıldı. Yok yok böyle olamayacaktı. Mutlaka doktora görünmeliydi. Zira tehlikeli bir hal alıyordu bu hastalık. Belki gerçek zannettiği bazı arkadaşları bile bir hayal ürününden ibaretti.
 Kalkıp karnını doyursa iyi olacaktı yoksa midesinin bir duvarı diğerini sindirmeye başlayacaktı.
 Dışarı çıktığında bulutsuz bir gökyüzüyle ruhu ferahlarken serin ve yumuşak esen bir rüzgar sayesinde bedeni de ferahladı. "İşte ideal hava budur.". Mırıldanmak hayal gücünün bir ürünü müydü acaba. Kamil böyle abuk sabuk şeyleri düşüne düşüne kendini hasta etmeyi başarmıştı sonunda.
 Nihayet gözünü açıp etrafa baktığında bakkalın gazeteleri düzenlediğini, berberin dükkanının önünü süpürdüğünü, aşıkların farklı pencerelerden bir birilerini seyrettiklerini, şirin komşusu Fahriye Abla'nın balkonda çamaşır serdiğini, mahallenin çocuklarının bir kısmının misket, bir kısmının top oynadığını, diğer bir kısmının da evcilik oynadığını, bir seyyar satıcının omuzunda kovalarıyla süt sattığını, bir başka satıcının zerzevat sattığını görmeyi diledi. Ne yazık ki gördüğü şeyler beton, egzoz dumanı ve yürüyen cesetlerden ibaretti. böyle bir yerde yaşayıp hasta olmamak mümkün değildi.
 Doğruca hastanenin yolunu tuttu. Psikiyatri bölümünü hep farklı düşünmüştü. Bir yerin ağrıdığında doktor bakar, dokunur, filmini çeker gerekirse. Fakat psikiyatri bambaşka. hiçbir makinenin görmediği bir rahatsızlık. Beş duyu organının hiçbirinin fark edemediği; kokmayan, hissedilemeyen, görünmeyen, tadı olmayan, duyulmayan bir rahatsızlık.
 Şimdiye kadar sadece düşünmek ve ufak tefek çıkarımlarda bulunmakla yetinmişti. Fakat hiç gidip muayene olmamış hatta görmemişti bile. Nihayet nasıl bir yer olacağını görecekti.
  Hastaneye gittiğinde neredeyse hiç sıra beklememişti. Bu onu sevindirdiği kadar telaşa düşürmüşü. Nitekim hiçbir hazırlık yapmamıştı neler anlatacağına dair. Her şey doktorun karşısında doğaçlama gerçekleşecekti.
 İçeri girdi. İçeride kahverengi tonu hakimdi. İçinden renklerin insanlar üzerinde bıraktıkları etkiler geldi. kırmızı iştah açıyordu, mavi sakinlik veriyordu, yeşil dinlendiriyordu... Fakat kahverengiyle ilgili bir şey yoktu. Hata gök kuşağında bile yok kahverengi. Peki bu rengin burada olmasının psikolojisini nasıl etkilemesi bekleniyordu. Bunları düşündükçe huzursuz oldu. Yoksa amaçları huzursuz etmek miydi? Yoksa kahve renginin insan üzerine bıraktığı etki bu muydu? Huzursuzluk...
 Kahve renginin içerisinde siyah takım elbiseli bir adam oturuyordu. Kendisine bu özgüvenin diplomasından mı yoksa bilgisinden mi olduğu belli olmayan bir adamdı.
  Sonunda Kamil'in dikkatinin kendisinde olduğunu görünce yüzünde 'ben dostum ve sana yardım etmeye hazırım' ifadesi açıkça belirdi. Kafasını ve elini önündeki koltuğa doğru çevirerek büyük bir ustalıkla hiç konuşmadan 'otur' komutunu vermişti. Belli ki bu işi çok kez yapmıştı ve bu işte oldukça ustalaşmıştı.
 Kamil koltuğa oturduğunda doktor kendisine yumuşak bir ses tonuyla; ' kendini olabildiğince rahatlat. evindeki koltuğuna oturuyormuş gibi otur. Hatta seni daha çok rahatlatacaksa uzanabilirsin.' dedi.
 Kamil, bunu duyunca modemiyle takas ettiği koltuğu aklına gelmişti ve hafif bir tebessüm etmekten kendini almadı.
 Kamil yerleşince doktor; ' şikayetin nedir?' dedi.
 Kamil her şeyi olduğu gibi anlattı. Doktorda herhangi bir düşünme ya da şaşırma olmadı. Sanki her hasta aynı problemle geliyormuş, her şey gün gibi açık, teşhis kabak gibi ortadaymış gibi davranıyordu.
 Kamil'in anlattıkları bitince doktor bir reçete yazdı. 'bu ilaçları aksatmadan kullan. Psikoloji göründüğü gibi soyut değil, kimyasal olan tarafı da vardır Kamil Bey. Bu ilaçlar düşüncelerinizin kimyasal kısmını düzene koymada bize yardımcı olacak. Hastalığınızın tedavisi oldukça kolay. Yapmanız gereken şeyler ilaçlarınızı düzenli kullanmak ve haftada iki gün beni ziyaret etmek. Bunu yapabilirsin değil mi?'
 Onaylamak anlamında başını sallayınca doktoru; ' Peki o zaman haftaya görüşürüz.' diyip ayağa kalktı ve kapıya kadar uğurladı hastasını.
 Önce eczaneye uğrayıp ilaçlarını aldı ardından evinin yolunu tuttu. Doğrusu Salih' in şırdan düşkünü bebeğini merak ediyordu.
 Evine vardığında penceresi açılmış televizyonu gitmişti. eksik Başka bir şey olup olmadığını kontrol ettiğinde herhangi bir eksik göremedi neyse ki. Doktorun verdiği rahatlamanın üzerine televizyondan da zahmetsizce kurtulduğu çok iyi gelmişti. artık rahat bir uyku çekebilirdi.
 Pijamalarını giydi. yatağına uzandı. uykuya daldığını fark etmedi bile...

27 Nisan 2016 Çarşamba

7.bölüm

"Ben senin ustan değilim Salih. Benim adım Geroni. beni ustan tasarladı. tıpkı bu geçidi tasarladığı gibi. Fakat bu durum dış güçler tarafından bilinince ustanı kaçırdılar. Bu geçit çok karmaşık bir yerdir Salih. Bu geçidin ustanın çizdiği harita olmadan kullanılması çok zor. Dış güçlerin haberini aldığını öğrenince ustan bu haritayı içeriye sakladı. Bu haritayı bulup geçidi kullanarak ustanı kaçıranlardan birinin bedenine girmeli ve ustanı kurtarmalısın. Bu geçitten geçince farklı bir insanın bedeninde uyanacaksın ve yıllardır o bedendeymişsin gibi hissedeceksin. burada yaşadıklarını da bir rüya olduğunu düşüneceksin.  Haritamiz olmadığı için bedenine gireceğin insanlar rastgele olacak. Buna hazır mısın Salih?"
  Salih, hazır olduğunu belirtmek için kafasını salladı. Konuşamıyordu. duydukları karşısında şok olmuş gibiydi. Ayrıca kimdi bu dış güçler? Ne kadar güçlülerdi? Salih'e ya da ustasına ne yapabilirlerdi?
 Silkindi ve kendine geldi. Geroni'ye dönerek:"Ustamın bunu icad etmesindeki amacı neydi? Dış güçler kim? Bu icad dış güçlerin ne işine yarayacak? bunları bilmek istiyorum Geroni." dedi.
"Ustan bunu icad etmedi. Bu geçit zaten icad edilmiş bir şeydi. Ustan sadece ufak bir yanlışı düzeltip tasarım ve kullanım hakkına sahip oldu. Bunu icad edenlerin amacı bana bildirilmedi. ustanın amacı kötü niyetli devlet adamlarının hayatlarına girip siyaseti ortadan kaldırmaktı fakat dış güçler buna engel olmak için ustanı kaçırdılar. harita elerinde olmayınca da ne ustanı öldürebiliyorlar ne de bu geçidi kullanabiliyorlar. Dış güçlerin kim olduğuna gelince. Bunu hiçkimse bilmiyor Salih. Biliyorum bilmemek sana acı veriyor ama merak etme bilmemeye sen de zamanla alışacaksın. Tıpkı herkese alıştırdıkları gibi."
 "Tamam. Hadi başlayalım da biran önce haritayı bulup ustamı kurtaralım o zaman."
 "Şuradaki yatağa uzan. Yatak sana uyuyana kadar masaj yapacak. Tek yapman gereken mutlu son beklememen. Uykuya daldığında ise bir labirentte uyanacaksın. Labirentin her duvarı bir insana çıkar ve birbirinden farklıdır. Bu duvarları tanıyarak en son nereye gittiğini hatırlayacaksın. Duvarlara tırmanınca da o duvarın sahibinde uyanacaksın. Başarılar Salih."
 Yatağa uzandı. Yerleşir yerleşmez masaj başladı. O kadar rahattı ki Dünya üzerinde bundan daha rahat bir yatağın olduğuna inanmak zordu. Çok geçmeden uykuya daldı ve Geroni'nin bahsettiği labirentte uyandı. Duvarın üzerindeki desenlerin yanısıra bazı tarihler ve yazılar da vardı. Ustası gittiği kişilerin duvarlarına ne zaman gittiğini ve kimlerin olduğunu yazmıştı. Bu salih için büyük kolaylıktı elbette.
 Bir duvarda yazanlar Salihin dikkatini çekmişti. Bu bir bebeğin duvarıydı. Ustası ise "bu duvar bir bebeğe ait olmasına rağmen çok şey kattı bana. seni hiç unutmayacağım şırdan dükünü bebek." yazmıştı anekdot olarak.
 Şırdan düşkünü bebek mi? Ne kadar saçma bir şeydi bu böyle. Bu duvara tırmanmamak elde değildi doğrusu. Hem haritanın burada olma ihtimali de yok değildi. biraz zorlanmakla birlikte üç-dört çırpıda çıkmıştı duvara ve şırdan düşkünü bebeğin vücuduna doğru bir seyahat başladı.

27 Şubat 2016 Cumartesi

6. bölüm

 Yine her zamanki gibi erken kalktı. Çayı ocağa koydu. Sessizce ekmeğe çıktı. Aklı ustasındaydı ve tabii ki duvarda. Ekmeği alıp geldiğinde babasını kalkıp hazırlanmış gördü. Sofra sanki bir yere gidilecekmiş gibi erkenden kurulmuş bir tek Salih eksikti. Hastaneye gidileceğini fark etmek Salih’in çok zamanını almadı. Kimse konuşmuyordu. Herkes Salih’in babası Raşit Beyin kadim dostunun hastalığına yasta gibiydi. Kahvaltı biter bitmez Raşit Bey ceketini giydi. Salih de onun tam arkasında çıkmak için hazırlanıyordu.
 ‘Sen dükkâna git. Göz kulak ol. Ustanın yokluğunu aratma. Ben hastaneye gidip ustanı alıp dükkâna geleceğim. Haydi, selametle.‘  deyince Salih’e de tamam demekten başka bir şey kalmadı.
 Salih dükkâna vardığında her şey gayet normal görünüyordu. Dükkânı açtı. İçeri girdi. Değişen bir şey yoktu. ustasının masasına oturup neler olabileceğini konuunda fikir yürütmeye çalışıyordu. belki bir sığınaktı. içeride erzaklar olan bir kiler, mezbahane hatta bir hayalhane bile olabilirdi. yoksa içinde hiçbir şey olmayan bir çilehane miydi?
 Bunları düşünürken telefonun sesiyle irkildi. "alo Salih." babasının sesi oylesine titrek ve tedirgindi ki onu hayatında sadece annesi ve babasını bir trafik kazasında kaybettiğinde böyle duymuştu. "efendim baba.". " ustan yok."."efendim? nasıl yok?"." basbayağı yok işte. alıp götürmüşler. kim olduklarını bilmiyorlar. telefonunu arıyorum bakmıyor.". "kim? neden kaçırır ki ustamı?". "ben polise gidiyorum. sen de dükkandan ayrılma. umarım dükkana gelirler."."tamam baba haber bekliyorum." der demez telefon kapandı. salih bayılıyordu telefonu böyle söyleyeceği bitince pat diye kapatanlara. malesef babası da onlardan biriydi.
 telefon, kapatılmayı beklermişcesine tekrar çaldı. bu sefer arayan korkmuş sesiyle ustasıydı. salih bu sesi duyunca ayağa fırladı. "beni iyi dinle salih. dükkanda bir duvar var. anahtarı masanın altında. haritayı içeride bir yerde düşürmüşüm. o haritayı bul oğlum. kurtuluşum buna ba..." usatasının elinden telefonu alan birisi aşırı kızmış bir şekilde bağırıyordu. "kimi arıyorsun ihtiyar bunak. geç şöyle köşene. alo! alo!" salih ses vermeyince karşıdaki de en sonunda kapattı.
 Salih, sonunda aradığı müsadeyi istemeden almıştı. daha güzel şartlar altında almış olmayı diledi ancak elden bir şey gelmiyordu.
kalkıp dükkanın kepenklerini kapatıp duvara girse babası endişelenecekti. not bıraksa başkası görebilecekti. en iyisi hiç kimseye söylememekti. gizlice yürütmeliydi bu işi. gece gelmeye karar verdi. nasıl olsa dükkanın anahtarı ondaydı. o zaman şimdi uyuyup uykusunu almalıydı. Süleyman abisine gidip kestireceğini, kendisinin dükkanla ilgienip ilgilenemeyeceğini sordu. hatırı vardı Salih'in. reddetmek mümkün müydü ki. içeri girdi sonra. masanın üzerine yumuşak bulduğu bir şeyler serip koydu başını. uykuya dalması da çok sürmedi zaten.
      *
 Salih gittikçe ilgi çekici bir hal alıyordu doğrusu. artık bunu bir hastalık olarak görmemeye başlamıştı. hatta salihi gördüğü için mutlu hissettiğini bile söyleyebilirdi.
 salihe ulaşmanın yolunu bulabilir miydi acaba? bunu bir psikiyatriste sorsa muhtemelen aynı fikirde olmayacak üstüne üstlük bir hastaneye bile kapatabilecekti. kalktı yatağından. karnı zil çalıyordu. sanki yıllardır bir şey yememiş gibiydi. mutfağa gittiğinde ekmeğin olmadığını fark etti. neyseki dolapta pasta vardı. karnını bir güzel pastayla doyurdu. öylece durup evini seyretmeye başladı. yalnız yaşadığı bu bir odalı evin köşesinde yatağı vardı. yatağın başucunda duvarı boydan boya kaplayan bir penceresi, yatağın yanında da ikili koltuğu vardı. rutinlerinden bir tanesi bu koltuğa oturup karşısındaki televizyonu seyretmek olmuştu salihle tanıştıktan sonra.
 odasını seyretmek kamil'i deşarj etmişti.  gerçi deşarj olmanın farklı anlamları vardı. genelde ikili ilişkilerde fazla samimiyet sonucu olan bir şeydi deşarj olmak ama yine de bulunduğu ruh halini karşılamıyor değildi. koltuğa oturdu. koltuk da koltuktu hani. ne zaman otursa sıcak, ne zaman otursa kamil'i rahat ettirmeye ant içmiş gibiydi. ne iyi etmişti de modemiyle takas etmişti bu koltuğu.
 nihayet televizyonu açtı. haber saati bitmiş abuk subuk programlar yayınlanmaya başlamıştı. devletin başında uzun zamandır iktidarda olan parti neredeyse bütün kanalları satın almış hunharca at koşturuyordu. neredeyse her kanalda muhalefet yaftalanıyor fakat muhalefeti temsilen hiçbir programa kimse çağırılmıyordu. iktidar olan partiyi sevmesine ve onları desteklemesine rağmen bu absürdlüğü kimsenin düşünmemesi moralini ziyadesiyle bozdu ve televizyonu hışımla kapattı. yetmişti artık. bu televizyondan kurtulmalıydı ama satmakla falan uğraşmak istemiyordu. hatta alıp çöpe atmaya dahi tahammülü kalmamıştı. bilgisayarın başına oturup bir ilan hazırladı: "3. kat 6 numaralı dairede LCD 55 ekran HD televizyon vardır. lütfen televizyonumu alıp götürünüz." geriye bu ilanı basıp camına ve apartmanın girişine asmak kalmıştı. gerekeni yapıp camına ve apartmanın girişine astı. cama asarken buradan kimin göreceği sorusu aklına gelmişti fakat Kamil, ülkesinin hırsızlarına güveniyordu. üst katlardan birine tırmanırken yolda ilanı gören olurdu mutlaka.
 gönül rahatlığıyla işine gücüne bakabilirdi artık. fakat ilgisayarını saklamakta yarar vardı. televzyon için gelenlerin onu da götürmesini istemezdi. bilgisayarını saklayıp okuluna gitmek üzere dışarı çıktı.
      *
uyandığında akşam olmak üzereydi.etraftan anladığı kadarıyla dükkana fazla giren çıkan da olmamıştı. kalkıp hava almaya çıktı. biraz kendine gelince dükkanı kapattı ve evinin yolunu tuttu. akşam yemeği, çay falan derken Salih için bu akşam biraz uzamıştı. nihayet yataklar serildi. uykuya geçildi.
 sesler kesilince kalktı. üzerini giyip dükkanın yolunu tuttu. ortalıkta kimsecikler yoktu. kepenkli bir dükkan olmaması büyük şanstı. kim bilir belki ustası da ara sıra kimseye çaktırmadan gelme gereği duyuyordu.
 dükkana vardığında kapıyı açık buldu. çilingirle açmış olmalılardı. çünkü kırılma yoktu kilitte. içerisi darmadağınıktı. birisinin ya da birilerinin gelip bir şeyler aradıkları belliydi. masa ise yere öyle ustalıkla sabitlenmişti ki görenler masayla yer bir sanırdı. bu sayede masayı hareket ettiremeyenler çekmeceyi dağıtmakla yetinmiş düğmeyi ise görmemişlerdi.
 kapıyı kapatıp içeri girdi. kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. sonunda duvarın arkasına geçecekti. masaya eğilip düğmeyi çevirdi. yüzlerce kiloluk duvar bir gelin zarafetiyle açıldı. içerinin neresinden geldiği belli olmayan bir ışık hüzmesi bekliyordu ancak beklediği olmadı. daha çok karanlık bir oda gibiydi. içeriye girdiğinde dışarıdan görünen karanlık oda kendini aydınlığa bırakmıştı.
 içeride bir masa, masanın arkasında kitaplığa dizilmiş kitaplar ve masada da ustası oturuyordu.
 "usta!" dedi. sesindeki şaşkınlığı ben bile anlatamıyorum şu an. ama benim çözemediğim konu ise bu şaşkın sesin içine heyecanı nasıl gizlediğiydi.

22 Şubat 2016 Pazartesi

5. bölüm

 Gözünü açtığında başı çatlayacak gibiydi Kamil’in. Uzun zamandır böyle rahatsız uyumamıştı. Gördüğü rüya da cabasıydı. Ya bunu kontrol etmeyi öğrenmeli ya da bundan kurtulmalıydı. Kimdi bu Salih? Bu isimde hiç kimseyi tanımamıştı şimdiye kadar.
 Başı dayanılmazdı. Bir ağrı kesici içmek için bir şeyler yemeliydi. Dolaba ekmeksiz yiyebileceği bir şeyler bulmak umuduyla baktı. Neyse ki geçen günkü alışverişten beri çok bir şey yememişti evden.
 Bir şeyler atıştırdıktan sonra ecza dolabına yöneldi. Ecza dolabından ilacı alırken başı döndü ve yere düştü. Yere düşerken ilk yardım kutusunu da düşürdü. Yere düşünce açılan kutudan eski bir parşömen kâğıdı çıktı. Ayağa kalktı. Parşömen kâğıdını alıp merakla açarken bir yandan da bunu buraya kimin koyduğunu düşünüyordu.
 Kâğıdın üzerinde bir yerin planı ve hangi dile ait olduğunu bilmediği bir alfabeyle yazılmış birtakım yazılar vardı. Başının ağrısını unutmuş ve hazırlanmaya başlamıştı. Parşömeni çantasına koydu. Niyeti birkaç sokak ötede sahaflığı ayakta tutmaya çalışan bilge görünüşlü kitapçının yanına gidip bunu göstermekti.
 Çıkarken saatine baktı. Kitapçının acelesinin olmadığını, hem dersime girerim hem yabancı diller meslek yüksekokulundaki öğretim görevlilerine gösterebileceğini düşünüp okula gitti. Giderken karşılaşmayı beklediği kızla bir türlü karşılaşmadı. Küçük bir hayal kırıklığı içinde derse girdi.
 Dersten çıkarken hiç kimseyle samimi olmamasına rağmen Mustafa ve Metin kantine bir şeyler içmeye davet ettiler. Bu çok sık olan bir şey değildi. Biraz da birilerinin onu bir şeyler yapmaya davet etmesi hoşuna gitti açıkçası.
 Kantine gidip oturdular. Muhabbet döndü dolaştı. Tarihi eser kaçakçılığına geldi. Metin’in başından geçen olay Kamil’i yapacağı şey için bir kez daha düşünmeye itmişti. Metin’in dedesinden babasına tarla miras kalmıştı. Tarlada eski uygarlıklara ait kalıntılara rastlamışlardı. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaşan Metin’in babası eşine dostuna durumu anlatmıştı. Kimin nereden haberi olduysa ertesi hafta Metin’in evine elleri silahlı adamlar gelmiş babasını zorla tarlaya götürmüşlerdi. Sonra tarihi kalıntıların hepsini toplayıp götürmüşlerdi. Onlar gittikten sonra jandarmaya ancak haber verebilmişlerdi. Jandarma babamın ifadesini alınca bir güzel fırçalamıştı babasını. Kalıntıları bulur bulmaz onlara haber vermeleri gerekiyormuş. Gelen adamlar gerçekten güçlü adamlarmış. Gücünü de önce içki ve kumardan, sonra tarihi eser kaçakçılığından elde etmeye devam edip şimdi de uyuşturucuya yönelen bir örgütmüş. Bu bilgileri de Metin’in babası jandarmalardan öğrenirken Metin duymuştu.
 Muhabbetin biteceği yoktu. Kamil müsaade isteyip yanlarından ayrıldı. Parşömen olduğundan daha ağır bir yük olmuştu onun için. Büyük bir sorumluluk hissediyordu. Biraz daha beklemeye karar verdi. Kimseye parşömenden bahsetmeyecekti. Bakalım zaman ona ne gösterecekti?
 Son zamanlarda yaşadıkları Kamil’e daha önce yapmadığı şeyler yaptırmıştı. Eve geldi. Üzerine rahat bir şeyler giyip televizyonun karşısına geçti. Kanallarda amaçsızca dolaşırken görüntü kalitesi, dublajı, olay akışı iyi diyebileceği bir kanalda durdu. Yayında kayıp şehir isimli bir film vardı. Devrin ünlü mucitlerinden birisi bir hapishaneyi boynuna astığı bir anahtara hapsetmeyi başarmıştı. Herhangi bir kapının anahtar deliğine sokup çevirdiğiniz zaman kendinizi bir hapishanenin koridorunda buluyordunuz. Çıkmak içinse tekrar aynı kapıdan çıkıp normal hayata dönüyordunuz. Kamil’in ilgisini çeken bu film bir romandan esinlenme olmalıydı. Zaten akıcı olan film mucidin anahtarı hapishanenin koridorunda unutmasıyla akıl almaz bir maceraya dönüşmüştü. Fakat Kamil birden filmden koptu. Aklına parşömeni geldi. Bu parşömeni de bir dünyanın planı olduğunu düşündü. Oralardan gelen bir yolcu planını burada unutup gitmiş olabilirdi. Yoksa! Salih…
 Uyuyabilmek umuduyla yatağına yattı. Bir o yana döndü bir bu yana. En sonunda pes etti. Kalkıp televizyonu açtı. Haberler Kayseri’ye gelen canavardan bahsediyordu. Haberin sonunu dinlemeden kanalların arasında hızlıca dolaşmaya başladı. İlgisini çeken hiçbir şey yoktu. Televizyon da derdine derman olmamıştı.
  Kapatıp kumandayı koltuğun üzerine fırlatıvermişti. Niye aldıysa bu televizyonu sanki. Hayıflandı kendi kendine. Bilgisayarına geçti sonra. Bu sıralar video sitelerinden birinde açılan bir kanala sarmıştı. İlginç konulara herkesten çok daha inandırıcı bir şekilde yaklaşıyordu.
 Neyse ki bu ona göreydi. Uykusu gelene kadar izledi ve nihayet Salih’e kavuşacaktı. Kalkıp yatağına yattı ve kendini uykunun kollarına teslim etti.