Silkinip kendine geldi ve arabaya bindi. İçeride kavun kokusu hakimdi. Ne alakası vardı arabayla
kavunun? Neden araba kavun koksundu ki? Fakat Kamil'in umurunda bile değildi bu
koku. Bu denli etkilendiği birinin arabasına binmek kendisini çok şanslı hissettiriyordu.
Yol boyunca anlattı durdu. Kamil onu dinlemekle yetiniyor, o ise sesiyle
Kamil'i mest ediyordu adeta. Yol bittiğinde ise iki kelime çıkabildi Kamil'in
ağzından: 'Teşekkür ederim.'. O da yoluna devam ederken gülümseyip kendi
kendine: 'şapşik!' dedi. Gözden kayboluncaya kadar baktı arkasından. ismini yine soramamıştı.
Konuşmayı bile beceremiyordu ki onun yanında. İsmini nasıl soracaktı? Yolu
seyretmeyi bırakıp dersine gitti.
Okuldan sonra
herhangi bir planı olmaması onu rahatlattı. Eve gidip biraz uzanmak istiyordu.
O kadar sabırsızlanıyordu ki yol gözünde büyüdü. Bir an önce evine varabilmek
için otobüse bindi.
Yatağına kavuştuğu
için çok mutlu hissediyordu. Amacı uyumak değildi ancak çok sürmeden
uyuyakaldı.
Uyandığında varlıklı
olmayan bir ailenin 19 yaşındaki tek çocuğuydu. Gecekonduda yaşıyorlardı.
Durumlarının farkındaydı ama yoksulluğu çok önemsemeyecek kanaati aşılamıştı
ailesi ona. Ömründe ilk defa bu kadar net bir rüya görmüştü. Okuduğu okulu,
oturduğu evi, hoşlandığı kızı en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Fazla
önemsemedi. Rüyaydı işte. Henüz sabah olmamıştı. Güneşin doğmasına da daha çok
vardı. Zaten uykusunu alamamış tekrar uyuması zor olmamıştı.
Kamil yatağından
fırladı. Ömründe ilk defa böyle bir şey yaşamıştı. Bu nasıl bir rüyaydı böyle.
Rüyada uyandığı hayat, düşünceleri, pencereden güneşin durumuna bakması, tekrar
uyuması, aman allahım yoksa Kamil gerçekten başka birinin rüyasında mı
yaşıyordu. Aklı almıyordu böyle bir şeyi. Kalkıp biraz su içti. Elini yüzünü yıkayıp
rüyanın etkisinden kurtuldu. Olamazdı. Böyle bir şey mümkün değildi. Önemsemedi
çok fazla. rüya işte... Öyle ya her rüyayı önemseseydi zaten hayat çekilmezdi.
Hazırlanıp dışarı
çıktı. Biraz temiz hava iyi gelecekti. Ruhu her daraldığında gittiği bir gölet
kıyısı vardı. Bazen göletin kıyısındaki çay bahçesine oturur çaydan başka bir
şeyler içerdi -çay bahçesinin çayını beğenmiyordu çünkü-. Bazen de gidip kayaların üzerine oturur
saatlerce suyu seyrederdi. Hayrandı suya. Su onun için yaratılış harikasıydı.
Suyun bilinenden daha çok yararı olmalıydı. Akıl edemiyordu diğer yararlarını
ama buna inanıyordu.
Rüyasını düşündü.
Gerçek olma ihtimalini tarttı. Şu monoton hayatına renk katar mıydı? Yoksa bu
hayatının gerçek olmasını mı dilerdi? Sonuçta öbür hayatını bilmiyordu -varsa
öyle bir hayat-. Rüyadaki hayatında fakirdi sonuçta. Burada her ne kadar
tekdüze bir hayatı olsa da en azından varlıklı bir ailedendi. Rahatı
yerindeydi. Hiçbir şeyin eksikliğini hissetmiyordu fakat merak etmiyor da
değildi.
Saat oldukça
ilerlemişti. Suyun başındayken saatin nasıl geçtiğinin farkına bile varmadı.
Eve döndü. Çalışma masasına oturup günlük ders tekrarını, ertesi derse neler
yapılacağını çalıştı. Bu, ilkokulda annesi sayesinde kazandığı bir
alışkanlıktı.
Çalışmayı
bitirdiğinde tekrar uyudu. Tuhaftı ama o rüyaya uyanmak istiyordu. Gözleri
ağırlaştı ve yavaş yavaş uykuya teslim oldu...
Saati çılgınca
çalıyordu. İki gün önce ucuzcudan almıştı bu saati. Babası kendine bir iş
bulduğundan beri erken uyanması gerekiyordu. Kalkıp kapattı saati hemen.
Annesiyle babasının rahatsız olmasını istemiyordu. Onların işi yoktu çünkü bu
erken saatte. Üzerini giyip dışarı çıktı. Köşe başındaki bakkaldan bozma odadan
alıyorlardı ekmeği. Ekmeği aldı ve eve geri döndü. Bir şeyler atıştırıp kimse
uyanmadan çıktı evden.
Yolda giderken her
zamanki kedi yavrusu takıldı peşine. Neyse ki zaten takılacağını bildiği için
üç-beş parça bir şey almıştı yanına. Biraz okşayıp besledikten sonra yoluna
devam etti. Çalıştığı dükkana geldiğinde ustasını yerde sere serpe yattığını
gördü. Telaşla yanına gitti. Nefes alıyordu fakat çok zorlanıyor, nabzı da çok
yavaş atıyordu. Dükkanın telefonuna koşup ambulans çağırdı. Komşu esnafa haber
verdi. İçlerinden ustaya en yakın olanı: 'ambulans yetişemez. Hem gelmez bu
ambulans buraya. Ben arabayı getiriyorum siz de kapıya taşıyın müslüm ustayı.
Salih, sen ustan yokken dükkana sahip çık oğlum.' dedi ve arabasına alıp
hastaneye kendisi götürdü. Salih de istemeye istemeye dükkanda kaldı.
Dükkanın ufak tefek
temizliğini yapıp çay koymuştu ki babası geldi. Babasını görünce ayağa kalkıp
elini öptü ve yerini verdi. Babası oturunca kendine bir sandalye alıp babasının
yanına oturdu o da. 'hastahaneden geliyorum.' dedi babası. 'Şekerine dikkat
etmemiş. Doktoru ona durumu anlatırken çocukla konuşuyor gibiydi. Ulan karşında
baban yaşında adam var. Bu fakültelerde terbiye vermiyorlar herhalde.’.
Salih’in babası
bunları söylerken çayın suyu da kaynadı. Salih kalkıp çayı demledi. Sofra
kurdu. Bu arada babası da bakkalın çırağının sabah kapıya bıraktığı gazeteyi
okudu. Sofra hazır olunca beraber yediler. ‘Ben eve gidiyorum. Aşağı mahallede
boya işi var takımları alıp oraya geçeceğim. Bir şey lazım mı oğlum?’. ‘ Yok baba
kolay gelsin sana. Ustam ne zaman çıkacak hastaneden?’. ‘Yarın çıkaracaklarmış.
Ustan yokken dükkana iyi bak. Bir şey lazım olursa Süleyman abin yardım eder
zaten. Akşam da dükkanı kapatır gelirsin eve. Hadi kolay gelsin.’. ‘ tamam baba
sen merak etme. Güle güle git.’
Babası çıkınca bir
çay daha içti. Sonra sofrayı kaldırdı. Daha öğlendi. Ne gelen vardı ne giden.
Sıkılmıştı biraz. Ustasının koltuğuna oturdu, masasını inceledi. Her şey müthiş
bir düzen içerisindeydi. Masanın altına gizlenmiş bir düğme fark etti. Masanın
malzemesinden yapılmış, kimse fark etmesin diye oldukça uğraşılmıştı. Masanın
üst tarafı çıkıyordur. Bu düğme de onun içindir diye düşündü. Kontrol etti ama
ne bir menteşe vardı ne de masanın üstünün açılabildiğini gösteren bir işaret.
Düğmeyi tekrar çevirmesiyle dükkanın kepenklerinin kapanmaya başlaması bir
oldu. Kepenkler kapanınca masanın yanındaki duvar ortasından iki yana açıldı.
Salih gördükleri karşısında adeta şok olmuştu. Masadan kalktı. Açılan duvara
doğru yürüdü. Birden bunu yapmaması gerektiğini düşündü. Masaya döndü. Düğmeyi
tekrar çevirip her şeyi normale döndürdü. Dışarı çıkıp etrafa baktı. Herkes
işinde gücündeydi. Kimse dükkanın kapandığını görmemiş ya da umursamamıştı.
Olanlara anlam veremedi. Haddini de aşamazdı. Sonuçta emanetti bu dükkan.
Ustası hastaneden çıkana kadar gerekeni yapıp sağ salim teslim etmesi
gerekiyordu.
Akşama kadar bekledi
dükkanı. Gelen müşterilerle ilgilendi. Dükkanın tertibini sağladı. Akşam da
dükkanı kapatıp evine gitti.
Eve geldiğinde babası
da işini bitirip gelmişti. Yemek hazır, sofrayı kurmak için Salih’i
bekliyorlardı. Sofra kuruldu. Yemekler yendi. Sabah gördükleri Salih’in
aklından çıkmıyordu bir türlü. Kimseye anlatmak istemedi. Üzerini değiştirip
yatağına girdi. Her akşam kitap okurdu ama bugün okumak gelmedi içinden. Hep
duvarı düşünüyordu.